AV. TANER ŞENTÜRK · HUKUKİ YAYIN

Sokrates'in Yargılaması

Sokrates'in Yargılaması; hukuki çerçevesi, uygulamadaki önemi ve güncel değerlendirmelerle Av. Taner Şentürk tarafından ele alınıyor.

· 32 dakika okuma · Av. Taner Şentürk

HUKUKEN TANINABİLİR,
EPİSTEMİK OLARAK KIRILGAN

Sokrates’in Yargılanması ve İnfazına Hukuki, Siyasal, Sosyolojik,
Psikolojik ve Felsefi Bir Yaklaşım

Atina Hukuku, Siyasal Hafıza, Grup İçi Sapma ve Yargısal Epistemoloji
Ekseninde Genişletilmiş Yedi Katmanlı Bir Analiz

Av. Taner Şentürk

27 Ağustos 2026

Öz

MÖ 399 yılında Sokrates’in Atina’da “gençleri bozmak”, kentin tanıdığı tanrıları tanımamak ve yeni ilahi ya da daimonik varlıklar ileri sürmekle suçlanarak yargılanması ve ölüm cezasına mahkûm edilmesi, yalnız felsefe tarihinin değil, hukuk ve siyaset düşüncesinin de en tartışmalı olaylarından biridir. Aradan yaklaşık iki bin dört yüz yıl geçmiş olmasına rağmen dava, basit bir tarihsel merak konusu olmaktan çıkmış; hukuk ile adalet, çoğunluk iradesi ile hakikat, toplumsal düzen ile eleştirel düşünce, devlet otoritesi ile vicdan arasındaki ilişkinin sembolik örneklerinden birine dönüşmüştür.

Sokrates davası çoğu zaman iki karşıt ve aynı ölçüde indirgemeci anlatı içerisinde değerlendirilir. İlk anlatıya göre Sokrates, düşünce özgürlüğünün masum bir şehididir ve demokratik çoğunluk kendisini sorgulayan filozofu tahammülsüzlük nedeniyle ortadan kaldırmıştır. İkinci anlatıya göre ise Sokrates, savaş, rejim değişiklikleri ve iç çatışmalarla sarsılmış Atina toplumunun dinsel, eğitsel ve siyasal düzenini tehdit etmiş; dolayısıyla dönemin hukuk kuralları çerçevesinde meşru biçimde cezalandırılmıştır. Bu çalışma, her iki açıklamanın da meseleyi olduğundan daha basit hâle getirdiğini savunmaktadır.

Makalenin temel tezi şudur: Bir yargılamanın belirli bir hukuk düzeni içerisinde tanınabilir olması, o yargılamada ulaşılan sonucun mutlaka doğru veya adil olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle Sokrates davasının en az üç ayrı düzeyde incelenmesi gerekir: içsel yasallık, epistemik güvenilirlik ve normatif meşruiyet.

İçsel yasallık, suçlamanın ve yargılama usulünün MÖ 399 Atina hukukunda tanınabilir olup olmadığını sorgular. Epistemik güvenilirlik, karar vericilerin suçluluk konusunda sağlıklı ve güvenilir bilgiye ulaşmalarına imkân veren bir karar ortamının bulunup bulunmadığını araştırır. Normatif meşruiyet ise suçlamanın belirliliği, cezanın ağırlığı, düşünce ve vicdan özgürlüğü, tarafsızlık, gerekçelendirme ve kanun yolu gibi daha genel adalet ilkeleri bakımından hükmün savunulabilirliğini tartışır.

Çalışma, Sokrates hakkındaki uzun süreli kültürel tasvirlerin, Aristophanes’ten itibaren gelişen olumsuz imgenin, Peloponez Savaşı’nın ve Otuzlar yönetiminin siyasal hafızasının, Critias ve Alkibiades gibi tartışmalı şahıslarla kurulan bağlantıların, dinsel ve yurttaşlık normlarının genişliğinin ve bizzat Sokrates’in beraat ihtimalini azamileştirmeyen savunma biçiminin karar ortamını epistemik bakımdan kırılganlaştırmış olabileceğini ileri sürmektedir.

Ancak bu açıklama, antik Atina jürisine modern psikolojik teşhisler yüklememektedir. Modern sosyal psikoloji, jüri bilişi ve grup davranışı literatürü, yalnızca tarihsel kaynakların bağımsız biçimde ortaya koyduğu koşulların nasıl işleyebileceğini anlamaya yarayan ihtiyatlı analitik araçlar olarak kullanılmaktadır.

Çalışmanın özgün katkısı, bu farklı boyutları “Yedi Katmanlı Sokratik Yargılama Çerçevesi” adı verilen bütüncül bir model içerisinde bir araya getirmesidir. Bu modelin merkezindeki düşünce açıktır: Hukuken geçerli veya tanınabilir olmak, epistemik olarak güvenilir olmak ve normatif olarak adil olmak aynı şey değildir.

Anahtar Kelimeler: Sokrates, Atina demokrasisi, asebeia, yargısal epistemoloji, siyasal hafıza, grup içi sapma, Kriton, düşünce özgürlüğü, ölüm cezası, baldıran.

I. GİRİŞ: SOKRATES DAVASINI HANGİ SORUYLA OKUMALIYIZ?

Sokrates’in yargılanması hakkında konuşurken modern insanın karşı karşıya bulunduğu en önemli tehlikelerden biri, kendi çağının kavramlarını hiç değiştirmeden MÖ 399 Atinası’na taşımaktır.

Bugünün hukukçusu için din ve vicdan özgürlüğü, ifade özgürlüğü, suçta ve cezada kanunilik, bağımsız ve tarafsız mahkeme, gerekçeli karar ve kanun yolu gibi kurumlar hukuk düzeninin vazgeçilmez unsurlarıdır. Buna karşılık klasik Atina’nın hukuk ve siyaset anlayışı, modern liberal hukuk devletinden bütünüyle farklı bir tarihsel zeminde ortaya çıkmıştır.

Bu nedenle “Bugünkü temel hak güvenceleri yoktu; öyleyse Sokrates’in yargılanması hukuk dışıydı.” cümlesi kadar “Atina hukukunda böyle bir yargılama mümkündü; öyleyse verilen karar adildi.” cümlesi de sorunludur. İlk cümle tarihsel bağlamı göz ardı eder. İkinci cümle ise hukuki geçerlilik ile adaleti özdeşleştirir.

Tam da bu nedenle Sokrates davasını tek bir “masumiyet” veya “suçluluk” sorusuna indirgemek yerine üç ayrı soruyla incelemek daha açıklayıcıdır: Kovuşturma MÖ 399 Atina hukukunun kendi kavramları içerisinde hukuken tanınabilir miydi? Jüriye ulaşan bilgi, isnat edilen fiillerin güvenilir biçimde değerlendirilmesine elverişli miydi? Böyle bir suçlama ve bunun sonucunda verilen ölüm cezası daha genel bir adalet anlayışı açısından savunulabilir miydi?

Bu üç soru birbirine benzese de aynı değildir. Bir yargılama hukuka uygun biçimde başlamış olabilir; ancak yanlış bilgi, önyargı, toplumsal korku veya sanığın geçmişine ilişkin söylentiler karar ortamını etkileyebilir. Aynı şekilde karar vericiler samimi ve iyi niyetli olabilir; fakat içinde bulundukları kurum, güvenilir bir hüküm oluşturmak bakımından yetersiz olabilir.

Sokrates davasının bugün hâlâ güçlü olmasının nedeni de buradadır. Dava bize yalnız “Atina Sokrates’e ne yaptı?” sorusunu değil, çok daha genel bir soruyu sordurur: Bir toplum, kendi hukukuna uygun hareket ederken yine de adaletsiz bir sonuca ulaşabilir mi? Bu çalışmanın cevabı, ilkesel olarak evettir.

II. TARİHSEL SOKRATES SORUNU: KİMİN SOKRATES’İ?

Sokrates hakkındaki en önemli metodolojik sorun, Sokrates’in kendi yazılı eserlerinin bulunmamasıdır. Bugün “Sokrates ne düşünüyordu?” veya “Sokrates mahkemede tam olarak ne söyledi?” diye sorduğumuzda, doğrudan Sokrates’e ait bir metne başvuramayız.

Elimizde esas olarak Platon, Ksenophon ve Aristophanes gibi farklı amaçlarla yazan isimlerin eserleri bulunmaktadır. Platon’un Sokrates’i yalnız tarihsel bir şahıs değildir; aynı zamanda Platon’un felsefi düşüncesinin merkezî karakterlerinden biridir. Ksenophon’un Sokrates’i daha savunmacı ve ahlaki bir çerçevede sunulabilir. Aristophanes’in Bulutlar’ındaki Sokrates ise komik, abartılı ve hicivsel bir karakterdir.

Dolayısıyla üç farklı düzeyi birbirinden ayırmak gerekir: tarihsel Sokrates, kaynakların tasvir ettiği Sokrates ve sonraki çağların oluşturduğu sembolik Sokrates. Bu ayrım yapılmadığında Platon’un edebî ve felsefi bir anlatısı, sanki modern mahkeme zabıtları gibi kullanılabilir. Bunun tersi de hatalıdır; metinler edebî özellik taşıyor diye tarihsel değerlerinin tamamen reddedilmesi doğru olmaz.

Bu çalışma bu nedenle kaynakları derecelendiren ihtiyatlı bir yaklaşım benimsemektedir. Birden fazla erken kaynağın birbirinden bağımsız biçimde doğruladığı unsurlar “güçlü tarihsel çekirdek”; tek bir erken kaynak tarafından aktarılan ancak tarihsel bağlamla çelişmeyen unsurlar “ihtiyatlı tarihsel veri”; belirgin biçimde edebî veya felsefi amaç taşıyan sahneler ise öncelikle ilgili yazarın Sokrates tasavvurunun göstergesi olarak değerlendirilmelidir.

Bu yöntem özellikle Sokrates’in savunması ve ceza aşamasında önem taşımaktadır. Platon ile Ksenophon’un bazı ayrıntılarda birbirinden ayrılması, tarihsel olay ile anlatısal biçimlendirme arasındaki mesafenin daima hesaba katılması gerektiğini gösterir. Buradan çıkan sonuç basittir fakat önemlidir: Sokrates davasını incelerken ilk soru “ne oldu?” değil, “ne olduğunu hangi kaynak üzerinden biliyoruz?” olmalıdır.

III. RESMÎ SUÇLAMA: SOKRATES NEYLE SUÇLANIYORDU?

Platon’un Savunma’da aktardığı suçlama üç temel unsurdan oluşmaktadır: Sokrates gençleri bozmakta, kentin tanıdığı tanrıları tanımamakta ve yeni ilahi veya daimonik şeyler ileri sürmektedir. Ksenophon’un Anılar’ının başlangıcı da gençleri bozma ve kentin tanrılarına yönelik dinsizlik eksenini doğrulamaktadır.

Bu nedenle Sokrates davasını yalnızca sonradan icat edilmiş belirsiz bir “devlet düşmanlığı” davası olarak görmek yeterli değildir. Resmî suçlamanın Atinalıların anlayabileceği bir hukuk, din ve yurttaşlık dili içerisinde yeri vardı.

Ancak tam bu noktada modern okuyucu için önemli bir sorun ortaya çıkar: asebeia. Asebeia çoğu zaman doğrudan “dinsizlik” olarak çevrilmektedir. Fakat modern anlamdaki “kişinin Tanrı’ya inanıp inanmaması” meselesi ile klasik Atina’daki asebeia kavramı aynı değildir.

Antik polis dünyasında din yalnız bireyin özel vicdanına ait değildi. Kentin tanrıları, ritüelleri, kamusal törenleri, siyasal topluluğu ve yurttaşlık düzeni birbirinden kesin çizgilerle ayrılmıyordu. Dolayısıyla bir dinsel davranış veya söylem, yalnız kişinin iç dünyasına ait bir inanç meselesi olarak değil, aynı zamanda toplumun düzenine ilişkin bir sorun şeklinde algılanabiliyordu.

Bu nokta Sokrates hakkındaki suçlamayı haklı hâle getirmez. Fakat suçlamanın Atinalı bir yurttaş için neden anlamsız olmadığını açıklar. Burada tarihsel açıklama ile ahlaki onay birbirinden ayrılmalıdır. Bir uygulamanın neden ortaya çıktığını açıklamak, o uygulamayı savunmak değildir.

IV. “GENÇLERİ BOZMAK” NE DEMEKTİ?

Sokrates hakkındaki suçlamanın modern hukuk bakımından en dikkat çekici kısmı “gençleri bozmak” ifadesidir. Bugünkü ceza hukukunda suç tiplerinin mümkün olduğunca belirli olması beklenir. Kişi, hangi davranışının cezalandırılacağını makul ölçüde öngörebilmelidir.

“Gençleri bozmak” ise son derece geniş bir kavramdır. Bozmak ne demektir? Gençlere yanlış düşünceler öğretmek mi? Geleneksel otoriteyi sorgulatmak mı? Ailelerin veya devletin hoşlanmadığı davranış biçimlerini teşvik etmek mi? Gençlerin siyasal düzene ilişkin fikirlerini değiştirmek mi? Tanrılar hakkındaki geleneksel anlayışlarını sarsmak mı?

Sorun tam da buradadır. Suçlamanın genişliği, sanığın somut bir fiilden ziyade bütün bir yaşam tarzı veya entelektüel etkisi üzerinden değerlendirilmesine kapı açabilir. Modern hukuk diliyle konuşulduğunda bu durum kanunilik, belirlilik ve öngörülebilirlik bakımından ciddi sorun yaratır.

Ancak yine aynı metodolojik sınır korunmalıdır: Bugünkü ceza hukukunun normlarını doğrudan MÖ 399’a uygulamak tarihsel bir hüküm değildir; karşılaştırmalı normatif değerlendirmedir. Bununla birlikte karşılaştırma son derece öğreticidir. Çünkü Sokrates davası bize suç normunun belirsiz olduğu durumlarda kararın nasıl kolaylıkla “sanık ne yaptı?” sorusundan “sanık nasıl bir insandır?” sorusuna kayabileceğini gösterir. İşte yargısal epistemoloji bakımından tehlike burada başlamaktadır.

V. “ESKİ SUÇLAYICILAR”: MAHKEMEDEN ÖNCE KURULAN SOKRATES İMGESİ

Platon’un Savunma’sındaki en dikkat çekici bölümlerden biri, Sokrates’in resmî suçlayıcı Meletos’a geçmeden önce yıllardır kendisi hakkında dolaşan anlatılarla mücadele etmesidir. Sokrates kendisini gökte ve yer altında olanları araştıran, zayıf argümanı güçlü gösteren ve gençlere para karşılığında ders veren bir sofist-doğa araştırıcısı olarak tanıtan eski söylentilerden yakınmaktadır. Aristophanes’in Bulutlar’ı bu kültürel imgenin en görünür örneklerinden biridir.

Bu durum önemli bir hukuki-psikolojik soruyu gündeme getirir: Bir sanık, yalnız mahkemede ortaya konulan delillerle mi yargılanır; yoksa kendisi hakkında yıllar içerisinde oluşmuş toplumsal hikâyeyle birlikte mi yargılanır?

Bu çalışmada bu olgu “itibari ön-koşullandırma” olarak adlandırılmaktadır. Kavramla anlatılmak istenen, sanığın geçmişteki toplumsal temsilinin karar vericilerin önüne gelen yeni bilgiyi yorumlama biçimini etkileyebilecek bir çerçeve oluşturmasıdır.

Bu, jürinin mutlaka önyargılı olduğu anlamına gelmez. İnsan zihni yeni bilgiyi bütünüyle boş bir zihinsel alanda değerlendirmez. Daha önce kurulmuş kategoriler, anlatılar, imgeler ve beklentiler yeni bilginin anlamlandırılmasını etkileyebilir. Modern dava öncesi kamusallık ve jüri bilişi araştırmaları da insanların daha önce maruz kaldıkları bilgileri daha sonra tamamen devre dışı bırakmakta zorlanabildiklerini göstermektedir.

Fakat burada son derece önemli bir sınır bulunmaktadır. Modern psikoloji araştırmalarından hareket ederek “MÖ 399 Atina jürisi şu bilişsel yanlılığa sahipti.” şeklinde kesin bir teşhis yapılamaz. Daha ihtiyatlı ifade şudur: Platon’un kendisinin açıkça bahsettiği uzun süreli itibari sorun, modern psikolojinin ortaya koyduğu bilişsel mekanizmalar ışığında karar ortamını etkileyebilecek nitelikte bir faktör olarak düşünülebilir. Psikoloji burada tarihsel kanıtın yerini almamakta; mevcut tarihsel olgunun nasıl etkili olmuş olabileceğine ilişkin açıklayıcı bir model sunmaktadır.

VI. SOKRATES YALNIZCA BİR FİLOZOF DEĞİL, SİYASAL HAFIZANIN İÇİNDEKİ BİR YURTTAŞTI

Sokrates MÖ 399’da sakin, çatışmasız ve siyasal bakımdan istikrarlı bir Atina’da yargılanmadı. Atina kısa süre içerisinde son derece ağır olaylar yaşamıştı. Peloponez Savaşı kaybedilmiş, MÖ 404’te demokratik düzen çökmüş, Otuzlar olarak bilinen oligarşik rejim iktidara gelmiş, şiddet ve tasfiye yaşanmış, ardından demokrasi yeniden kurulmuştu.

MÖ 403 sonrasındaki Atina bu nedenle yalnız hukuki değil, toplumsal ve psikolojik bakımdan da bir restorasyon toplumuydu. Bir toplum düşünelim: Savaşı kaybetmiş, rejimi çökmüş, yurttaşları birbirine karşı şiddet kullanmış, ardından aynı insanların yeniden ortak bir siyasal düzen içerisinde yaşamaları gerekmiştir. Böyle bir ortamda hukuk yalnız uyuşmazlık çözme mekanizması değildir. Aynı zamanda birlikte yaşamayı yeniden kurmanın aracıdır.

Sokrates’in bazı tanınmış kişilerle bağlantısı da bu siyasal hafıza içerisinde özel anlam kazanıyordu. Bunlardan biri Critias, diğeri Alkibiades’tir. Critias Otuzlar yönetiminin önde gelen isimlerinden biriydi. Alkibiades ise Atina’nın savaş yıllarındaki son derece tartışmalı askerî ve siyasal figürlerinden biriydi.

Ksenophon’un Sokrates’i bu kişilerin sonradan gerçekleştirdiği eylemlerden sorumlu tutmaya karşı savunması dahi, bu ilişkinin dönemin polemiklerinde önem taşıdığını düşündürmektedir. Ancak burada çok önemli bir ayrım yapılmalıdır: Siyasal hafızanın varlığı, Sokrates’in gizlice siyasi suçlardan yargılandığını kanıtlamaz.

Resmî suçlama Critias’ın veya Alkibiades’in eylemlerinden oluşmuyordu. Dolayısıyla “Sokrates aslında Critias yüzünden idam edildi.” demek tarihsel kanıtın ötesine geçebilir. Daha güçlü açıklama şudur: Siyasi geçmiş, resmî suçlamanın yerine geçmemiş olabilir; fakat sanığın kişiliğinin ve gençler üzerindeki etkisinin nasıl anlamlandırıldığını etkilemiş olabilir. Bu iki durum birbirinden farklıdır.

VII. MÖ 403 AFFI VE “SİYASİ İNTİKAM DAVASI” TEZİ

Sokrates davasının modern yorumlarında sıkça rastlanan görüşlerden biri, dinsizlik ve gençleri bozma suçlamalarının gerçekte siyasal bir intikamın hukuki maskesi olduğudur. Bu görüş çekicidir. Çünkü Sokrates’in çevresindeki bazı isimlerin demokrasi karşıtı veya Atina bakımından son derece problemli geçmişleri vardır.

Fakat MÖ 403 sonrasında oluşturulan uzlaşma ve af düzeni meseleyi daha karmaşık hâle getirir. Christopher J. Joyce’un çalışmaları, Sokrates hakkında yürütülen kovuşturmanın af ve uzlaşma hükümleri bakımından baştan itibaren hukuk dışı kabul edilmesinin kolay olmadığını göstermektedir. Edwin Carawan’ın çalışmaları da davayı restorasyon sonrası hukuk düzeninin dinsel ve yurttaşlık yapısı içerisinde değerlendirmektedir.

Dolayısıyla “Dava sadece affı aşmak için uydurulmuş siyasi bir kovuşturmaydı.” cümlesi fazla güçlüdür. Fakat “Af vardı; dolayısıyla siyasi geçmiş davada hiçbir rol oynayamazdı.” cümlesi de aynı ölçüde eksiktir.

Hukuk geçmişe ilişkin bazı iddiaların mahkemede ileri sürülmesini yasaklayabilir. Fakat hukuk insanların hafızasını silemez. İşte burada hukuki norm ile kolektif hafıza arasındaki fark ortaya çıkar. Af bir hukuki filtre olabilir. Hafıza ise toplumsal ve bilişsel bir olgudur. Bu nedenle Sokrates davası restorasyon adaleti açısından son derece ilginçtir: Bir toplum hukuken geçmişi kapatmaya çalışırken, geçmiş insanların yeni olayları yorumlama biçiminde yaşamaya devam edebilir.

VIII. ATİNA MAHKEMESİNİN KURUMSAL YAPISI

Modern okuyucunun Sokrates davasını anlayabilmesi için Atina mahkemesini bugünkü ceza mahkemesinden zihinsel olarak ayırması gerekir. Klasik Atina’da büyük yurttaş jürileri yargısal karar sürecinin merkezindeydi.

Modern sistemlerdeki anlamıyla profesyonel hâkim, delilin kabul edilebilirliğini sistematik biçimde denetleyen ayrı bir yargıç, jüriye ayrıntılı hukuk talimatı, gerekçeli hüküm ve genel bir istinaf veya temyiz sistemi aynı biçimleriyle mevcut değildi.

Bu durum Atina sistemini “ilkel” veya “akılsız” olarak nitelendirmeyi gerektirmez. Aksine sistemin farklı bir siyasal mantığı vardı. Yargılama profesyonel bir hukuk sınıfının tekelinde değil, doğrudan yurttaşların siyasal katılım alanında bulunuyordu. Demokratik açıdan bu son derece güçlü bir unsurdu.

Fakat aynı yapı başka bir soru doğuruyordu: Yurttaşların doğrudan katılımı, doğru karar üretmek için tek başına yeterli midir? Cevap zorunlu olarak evet değildir. Demokratik meşruiyet ile epistemik güvenilirlik aynı kavram değildir. Kararı çok sayıda yurttaşın vermesi, kararın bilgi bakımından mutlaka doğru olmasını garanti etmez; tıpkı kararın profesyonel bir hâkim tarafından verilmesinin de tek başına doğruluğu garanti etmemesi gibi. Asıl soru, karar vericinin hangi bilgi mimarisi içerisinde karar verdiğidir.

IX. SUÇLULUK OYLAMASI VE CEZA AŞAMASI

Platon’un anlatısı, suçluluk oylamasının son derece ezici bir farkla sonuçlanmadığını düşündürmektedir. Geleneksel olarak 501 kişilik jüri ve yaklaşık 280’e karşı 221 gibi rakamlar aktarılmıştır. Bununla birlikte Mogens Herman Hansen, jüri büyüklüğü ve Platon’un kullandığı “otuz oy” ifadesinin yorumlanmasında ihtiyatlı olunması gerektiğini göstermiştir. Bu nedenle kesin rakamlar vermekten ziyade mahkûmiyet kararının belirgin olmakla birlikte ezici bir oy farkına dayanmamış olabileceğini söylemek daha güvenlidir.

Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü Sokrates’in mahkûmiyeti, bütün Atina toplumunun kendisine karşı yekpare biçimde birleştiği anlamına gelmez.

Daha sonra ceza aşaması gelir. Atina’nın timētos usulünde suçlayıcı ve sanık farklı ceza önerileri sunuyor, jüri bunlar arasında seçim yapıyordu. İddia makamı ölüm cezasını talep etmişti. Platon’un anlatısında Sokrates’in ilk tepkilerinden biri, kendisine ceza verilmesi yerine Prytaneion’da kamusal yemekle onurlandırılmayı hak ettiğini söylemesidir.

Modern bir ceza avukatının gözünden bakıldığında bu oldukça riskli bir tutumdur. Bir sanığın suçluluk kararı çıktıktan sonra kendisini yargılayan kişilere “Aslında beni cezalandırmanız değil, ödüllendirmeniz gerekir.” anlamına gelecek bir cevap vermesi, cezanın hafifletilmesi bakımından ideal bir strateji değildir. Fakat tam da burada Sokrates’i yalnız modern savunma stratejisiyle değerlendirmek yetersiz kalır. Çünkü Sokrates için mesele yalnız hayatta kalmak değildir.

X. HUKUKEN TANINABİLİR, EPİSTEMİK OLARAK KIRILGAN

Bu çalışmanın merkezindeki ayrım bu noktada açıklığa kavuşmaktadır.

1. İçsel yasallık

Soru şudur: Yargılama, kendi döneminin hukuk düzeninde tanınabilir miydi? Genel olarak evet. Asebeia dönemin hukuk ve din dünyasında anlaşılabilir bir kovuşturma alanıydı. Gençleri bozma suçlaması Atina’nın yurttaşlık ve eğitim anlayışında anlam taşıyordu. Kovuşturmanın MÖ 403 affı nedeniyle kesin biçimde yasak olduğu da gösterilememiştir.

Dolayısıyla “Sokrates ortada hiçbir hukuk kuralı olmadan öldürüldü.” demek fazla basitleştiricidir.

2. Epistemik güvenilirlik

İkinci soru çok farklıdır: Bu yargılama, doğru sonuca ulaşmaya elverişli bir bilgi ortamında mı gerçekleşti? Burada çok daha ihtiyatlı olmak gerekir.

Sokrates’in karşısında yalnız resmî iddianame bulunmuyordu. Yıllardır biriken kültürel imge, siyasi çağrışımlar, geniş dinsel ve ahlaki kavramlar, gençleri “bozmanın” ne anlama geldiğine ilişkin oldukça esnek değerlendirme alanı ve bütün bunların üzerine Sokrates’in alışılmadık savunma biçimi vardı. Bunların her biri karar vericinin somut suçlamayı değerlendirme sürecini zorlaştırabilecek unsurlardır.

3. Normatif meşruiyet

Üçüncü düzeyde modern hukuk açısından çok daha ciddi problemler ortaya çıkar. Belirsiz veya geniş dinsel-eğitsel suçlamalar, ifade ve vicdan alanına müdahale, ölüm cezası, gerekçeli kararın bulunmaması, etkili üst denetim eksikliği ve modern anlamda profesyonel delil kontrolünün yokluğu gibi unsurlar bugünkü hukuk devleti bakımından ağır sorunlardır.

Böylece makalenin temel formülü ortaya çıkar: Sokrates’in yargılanması hukuken tanınabilir olabilir; fakat karar ortamı epistemik bakımdan kırılgan ve sonuç normatif açıdan son derece problemli olabilir. Bu üç cümle arasında herhangi bir çelişki yoktur.

XI. SOSYOLOJİK AÇIDAN SOKRATES: DIŞ DÜŞMAN DEĞİL, İÇERİDEN MUHALİF

Sokrates Atina’ya dışarıdan gelmiş bir yabancı değildi. Atinalıydı, askerlik yapmıştı, kentin sokaklarında yurttaşlarla konuşuyordu ve kendi anlatısında yaptığı işi kentin iyiliğine yönelik tanrısal bir görev olarak sunuyordu. Dolayısıyla Sokrates’in toplumsal konumu, dışarıdan gelen bir düşmanın konumundan farklıdır. O, grubun dışındaki kişi değil; grubun kendisini içeriden sorgulayan üyesidir.

Modern sosyal psikolojide “grup içi sapma” üzerine yapılan araştırmalar tam da bu noktada açıklayıcıdır. Toplumlar bazen dışarıdan gelen eleştiriye karşı daha kolay savunma geliştirirler. Çünkü dış eleştirmen zaten “öteki”dir. İç eleştirmen ise daha rahatsız edici olabilir; çünkü o grubun kendi değerlerini kullanarak grubu sorgular.

Sokrates’in yaptığı da büyük ölçüde budur. Atinalılara erdemli olup olmadıklarını, bilgi sahibi olduklarını düşünüyorlarsa gerçekten bilip bilmediklerini, para ve şöhret peşinde koşarken ruhun iyiliğini neden ikinci plana attıklarını sorar. Bu nedenle onun muhalefeti yalnız karşıt fikir ileri sürmek değildir. Sokrates, Atina’nın kendi erdem iddiasını Atina’ya karşı kullanmaktadır.

Platon’un meşhur “at sineği” metaforu bu konumu olağanüstü açıklıkta anlatır. Sokrates kendisini, büyük fakat ağır hareket eden bir atı sürekli dürterek uyanık tutan sineğe benzetir. Bu metaforun siyasal anlamı derindir: Eleştirmen toplumun düşmanı olmak zorunda değildir; kimi zaman toplumun kendisiyle yüzleşmesini sağlayan kişi olduğu için rahatsız edicidir.

XII. KRİZ SONRASI TOPLUM VE KİMLİK SINIRLARININ SERTLEŞMESİ

Modern belirsizlik-kimlik literatürü, bireylerin ve toplulukların yoğun belirsizlik dönemlerinde daha açık, daha belirgin ve daha normatif grup kimliklerine yönelme eğilimlerinin güçlenebileceğini göstermektedir. Bunu doğrudan MÖ 399 Atinası’na uygulamak mümkün değildir.

“Peloponez Savaşı kaybedildi, Atinalılar psikolojik belirsizlik yaşadı ve bu nedenle Sokrates’i öldürdüler.” şeklindeki bir cümle tarihsel olarak savunulamaz. Ancak daha sınırlı bir hipotez mümkündür.

Atina kısa süre içerisinde askerî yenilgi, siyasal rejimin çöküşü, oligarşik şiddet, iç çatışma ve demokratik restorasyon yaşamıştı. Böyle bir toplumda ortak normların yeniden kurulması olağan dönemlere göre daha önemli hâle gelebilir. Bu ortamda kentin dinsel, siyasal ve eğitsel kabullerini sürekli sorgulayan bir iç grup muhalifi, barış ve istikrar döneminde olduğundan daha rahatsız edici algılanmış olabilir.

Buradaki “olabilir” sözcüğü önemlidir. Bu çalışma psikolojik teoriyi tarihsel kanıt yerine kullanmamaktadır. Modern teori yalnızca tarihsel bağlamın muhtemel toplumsal işleyiş biçimlerinden birini açıklamaktadır.

XIII. JÜRİYİ SUÇLAMAK DEĞİL, KARAR ORTAMINI ANALİZ ETMEK

Sokrates davasının popüler anlatısında sıkça şu görüntü ortaya çıkar: Bir tarafta bilge ve rasyonel Sokrates, diğer tarafta onu anlamayan irrasyonel kalabalık. Bu anlatının kendisi de problemli bir basitleştirmedir.

Modern jüri araştırmaları karar verme sürecinin son derece karmaşık olduğunu göstermektedir. Bir kişinin geçmişte ne yaptığını, ne söylediğini ve isnat edilen fiilin gerçekleşip gerçekleşmediğini yeniden kurmak kolay değildir. Bu zorluk modern mahkemelerde dahi devam etmektedir. Bu nedenle mesele Atina jürisinin “akılsızlığı” değildir. Mesele şudur: İyi niyetli ve makul insanlar, hangi kurumsal koşullar altında karar vermektedir?

Atina jürisi Sokrates hakkında karar verirken modern sistemlerde bulunan bazı epistemik korumalara sahip değildi. Gerekçeli karar mekanizması yoktu; genel anlamda üst mahkeme denetimi yoktu; profesyonel hâkimin delil ile karakter bilgisini ayıran sürekli yönlendirmesi yoktu. Bunun üzerine Sokrates hakkında uzun yıllar içerisinde oluşmuş kültürel anlatılar eklenmişti.

Bu nedenle jürinin önündeki problem yalnız “Meletos’un ileri sürdüğü deliller doğru mudur?” sorusundan ibaret değildi. Daha derin bir sorun vardı: “Karşımızdaki insan kimdir ve onun hakkındaki yıllardır bildiğimizi düşündüğümüz şeylerle bugünkü suçlama arasındaki ilişki nedir?”

Yargısal epistemoloji tam olarak burada önem kazanır. Adil yargılanma kurumları, karar vericilerin kötü insanlar olduğu varsayımı üzerine kurulmamıştır. Tam tersine, iyi niyetli insanların da hata yapabileceği gerçeği üzerine kuruludur.

XIV. SOKRATES’İN SAVUNMASI: BERAAT ETMEK Mİ, SOKRATES OLARAK KALMAK MI?

Modern ceza yargılamasında sanığın temel amacı genellikle beraat etmek veya mümkün olan en hafif sonucu elde etmektir. Sokrates’in Savunma’daki davranışı bu bakımdan sıra dışıdır. Çocuklarını mahkemeye getirip jüri üyelerinin merhametine başvurmayı reddeder, felsefeden vazgeçmesi şartıyla serbest bırakılmayı kabul etmeyeceğini söyler, kendisini şehrin ihtiyaç duyduğu bir “at sineği” olarak tanımlar ve ceza aşamasında cezalandırılmaktan ziyade ödüllendirilmeyi hak ettiğini ileri sürer.

Bunlar beraat ihtimalini azamileştiren davranışlar değildir. Fakat Sokrates’in savunmasını “kötü savunma yaptı” şeklinde değerlendirmek de meseleyi ıskalar. Çünkü Sokrates’in hedefi yalnız biyolojik yaşamını sürdürmek değildir. Mahkeme onun yalnız fiillerini değil, hayat biçimini de sorgulamaktadır.

Bu nedenle Sokrates açısından dava şu soruya dönüşmüş olabilir: Beraat etmek için Sokrates olmaktan vazgeçmek gerekir mi? Eğer mahkeme önünde “Artık insanları sorgulamayacağım”, “Felsefeyi bırakacağım”, “Bütün bunlar yanlış anlaşılmaydı” demesi gerekiyorsa, böyle bir beraat onun değer hiyerarşisinde gerçek bir kurtuluş olmayabilir.

İşte burada iki ayrı rasyonalite ortaya çıkar. Hukuki rasyonalite, hayatta kalmayı ve beraati azamileştirmeye çalışan davranıştır. Ahlaki-felsefi rasyonalite ise kişinin yaşamı boyunca savunduğu ilkelerle tutarlı kalmasını amaçlayan davranıştır. Sokrates’in tercihi ikinci rasyonaliteye yakındır. Dolayısıyla savunması yalnız bir mahkeme konuşması değil, aynı zamanda felsefesinin son kamusal sınavıdır.

XV. DEMOKRASİ İLE SOKRATES ARASINDAKİ GERÇEK GERİLİM

Sokrates’i basit biçimde “demokrasi düşmanı” olarak nitelendirmek de, onu modern anlamda bir “demokrasi kahramanı” hâline getirmek de sorunludur. Platon’un anlatısına göre Sokrates demokratik yönetim döneminde Arginusai generallerinin hukuka aykırı toplu yargılanmasına karşı çıkmış, Otuzlar yönetimi döneminde Leon’un getirtilmesi emrine de uymamıştır.

Burada çok önemli bir özellik ortaya çıkar. Sokrates’in ölçütü yalnız “Bu emri demokrasi mi verdi, oligarşi mi verdi?” değildir. Her iki yönetimin de haksız veya hukuka aykırı taleplerine direnebilmektedir. Bu nedenle onun siyasal konumu basit rejim taraftarlığından daha karmaşıktır.

Öte yandan Sokrates’in bilgi ve çoğunluk hakkındaki sorgulamaları demokratik düşünce için gerçek bir meydan okumadır. Demokrasi, yurttaşların siyasal karar alma kapasitesine belirli bir güven duymak zorundadır. Sokrates ise sürekli olarak insanlara “Gerçekten biliyor musunuz?” diye sorar.

Dolayısıyla demokratik paradoks şudur: Demokrasi eleştirel konuşmaya ihtiyaç duyar; fakat radikal eleştiri demokratik çoğunluğun kendi yeterliliğine ilişkin inancını da sarsabilir. Sokrates’in davası bu nedenle “özgür filozof ile zalim rejim” ikiliğinden çok daha ilginçtir. Asıl soru şudur: Demokratik bir toplum, kendi temel kabullerini sürekli sorgulayan yurttaşına ne kadar tahammül edebilir?

XVI. SAVUNMA VE KRİTON: HUKUKA İTAAT Mİ, VİCDANA İTAAT Mİ?

Sokrates’in hukuk felsefesinin en ilginç problemlerinden biri Savunma ile Kriton birlikte okunduğunda ortaya çıkar. Savunma’da Sokrates, felsefeden vazgeçmesini isteyen bir emre uymayacağını söyler. Ayrıca Arginusai olayında hukuka aykırı toplu yargılamaya direndiğini, Otuzlar döneminde Leon’un yakalanması emrini yerine getirmediğini anlatır. Buna karşılık Kriton’da, ölüm cezasına mahkûm edilmiş olmasına rağmen hapishaneden kaçma teklifini reddeder.

İlk bakışta çelişki vardır. Bir tarafta devlete direnmektedir. Diğer tarafta devlet tarafından verildiğine inandığı haksız bir hükmün infazından kaçmamaktadır. Bu çelişkinin kolay çözümü “Sokrates kanuna mutlak itaat etmektedir.” demektir. Fakat bu yorum yetersizdir; çünkü Sokrates hukuka aykırı veya ahlaken yanlış emirleri daha önce reddetmiştir.

Daha açıklayıcı ilke şudur: Sokrates için temel mesele itaat değil, adaletsizlik yapmamaktır. Devlet ona üçüncü kişiye yönelik bir haksızlığa katılmasını emrettiğinde direnebilir. Fakat kendisine yapılan haksızlığı gidermek için kendi başına hukuk düzenini etkisizleştirmenin de yeni bir haksızlık doğuracağını düşünüyor olabilir.

Bu durumda Sokrates’in tavrı ne basit pozitivizmdir ne de sınırsız sivil itaatsizliktir. Daha derin bir ahlaki sınır vardır: Haksızlığa uğramış olmak, haksızlık yapma hakkı vermez. Bu düşünce, Sokrates’in ölüm kararını neden kabul ettiğini anlamak bakımından merkezî önemdedir.

XVII. KAÇIŞIN REDDİ VE DELOS GEMİSİ

Platon’un Phaidon’unun başlangıcına göre Sokrates hakkındaki mahkûmiyet kararından sonra infaz hemen gerçekleştirilmemiştir. Atina’nın Delos’a gönderdiği kutsal geminin şehir dışında bulunduğu dönem boyunca kamusal infaz yapılamıyordu. Bu gecikme Kriton’daki kaçış teklifinin tarihsel ve dramatik bağlamını oluşturur.

Sokrates’in önünde böylece yalnız teorik değil, gerçek bir alternatif belirir: Kaçmak veya kalmak. Kaçışın reddedilmesi, mahkeme hükmünün doğru veya adil bulunduğu anlamına gelmez. Bir insan “Bu karar bana göre haksızdır.” deyip aynı zamanda “Fakat bu haksızlığı düzeltmek için başka bir haksızlık yapmayacağım.” diyebilir.

Sokrates’in tavrı Platoncu anlatıda tam da bu çizgiye yerleştirilmektedir. Bu nedenle onun ölümü edilgen bir teslimiyet olarak değil, kendi değer sisteminin son uygulaması şeklinde okunabilir.

XVIII. BALDIRAN VE SOKRATES’İN ÖLÜMÜ: TARİH İLE EDEBİYAT ARASINDA

Phaidon’un son bölümü felsefe tarihinin en meşhur ölüm sahnelerinden biridir. Sokrates zehir kadehini içer, bir süre yürür, bacaklarında ağırlık oluşur, uzanır, duyusal ve motor kayıp aşağıdan yukarı ilerler ve sonunda ölür. Bu anlatı geleneksel olarak Conium maculatum, yani baldıran zehirlenmesiyle ilişkilendirilmiştir.

Modern toksikoloji bu anlatıyı ilginç biçimde yeniden değerlendirmiştir. Anthony D. Dayan’ın 2009 tarihli incelemesi, Platon’un tasvirindeki bazı özelliklerin klasik baldıran zehirlenmesiyle tam uyuşmayabileceğini; özellikle bazı gastrointestinal ve nöromüsküler bulguların anlatıda bulunmamasının dikkat çekici olduğunu belirtmiştir. Bu durum, Platon’un tarihsel ölümü anlatırken aynı zamanda Sokrates’e yakışır sakin ve felsefi bir ölüm sahnesi kurmuş olabileceği ihtimalini gündeme getirmiştir.

Dayan’ın 2024 tarihli daha yeni çalışması ise özgün Yunanca ifadeleri yeniden değerlendirerek önceki kuşkuların bir bölümünü daraltmış ve Phaidon anlatısının baldıran zehirlenmesiyle genel olarak bağdaşabilir olduğunu göstermiştir. Arihan, Arihan ve Touwaide’nin çalışması da baldıranın antik dünyadaki zehirleme ve infaz uygulamalarıyla bağlantısını desteklemektedir.

Dolayısıyla en ihtiyatlı sonuç şudur: Sokrates büyük olasılıkla baldıran içeren bir zehirle öldürülmüştür; ancak Platon’un anlattığı ölüm sahnesi modern anlamda eksiksiz bir klinik vaka raporu değildir. Tarihsel-toksikolojik çekirdek ile felsefi-edebî biçimlendirme aynı anlatı içerisinde bulunabilir.

XIX. SOKRATES’İN ÖLÜMÜNÜN FELSEFİ ANLAMI

Sokrates’in ölümü Platoncu anlatıda yalnızca verilen cezanın infazından ibaret değildir. Yaşamı boyunca savunduğu değer hiyerarşisinin son gösterimidir. Sokrates için asıl kötülük ölüm değildir. Asıl kötülük adaletsizlik yapmak, ruhun iyiliğini terk etmek ve bilmediği şey hakkında biliyormuş gibi davranmaktır. Bu nedenle ölüm korkusunun ahlaki kararlarını belirlemesine izin vermez.

Ancak buradan “Sokrates ölümü arzuluyordu.” veya “Sokrates ölümü iyi görüyordu.” gibi kaba sonuçlar çıkarmamak gerekir. Alice van Harten’in analizi de Savunma’daki ölüm tartışmasının basit bir “ölüm ya hiçliktir ya başka dünyaya geçiştir ve her ikisi de iyidir” şemasından daha karmaşık olduğunu göstermektedir.

Sokrates’in tutumunun özü, ölüm hakkında kesin bilgiye sahip olmak değildir. Tam tersine, ölümün ne olduğunu bilmediği hâlde ölüm korkusunun kendisini adaletsizliğe sürüklemesine izin vermemektir. Bu yaklaşım Sokrates’in meşhur epistemik tavrıyla da uyumludur: bilmediği şeyi bildiğini iddia etmez. Ölüm konusunda da aynı sınırı korur.

XX. DİNSİZLİK SUÇLAMASININ PARADOKSU

Sokrates’in ölümünde çarpıcı bir anlatısal ironi bulunmaktadır. Mahkeme onu tanrılarla ilişkili bir suçlama çerçevesinde mahkûm etmiştir. Buna karşılık Platon ve Ksenophon’un Sokrates tasvirlerinde filozof tanrısal görevden, daimoniondan, ruhun bakımından ve ahlaki sorumluluktan sürekli söz etmektedir.

Bu durum “Sokrates kesinlikle dindardı, dolayısıyla mahkeme açıkça yanıldı.” sonucunu tek başına kanıtlamaz. Çünkü burada yine kaynakların Sokrates tasviriyle tarihsel jürinin önündeki Sokrates arasında ayrım vardır. Fakat önemli bir problemi ortaya çıkarır: “Dinsiz Sokrates” imgesi ile kaynaklardaki “tanrısal görev sahibi Sokrates” imgesi birbirinden oldukça farklıdır. Bu farklılık, davanın niçin basit bir inanç meselesi olarak okunamayacağını da göstermektedir.

XXI. ÖZGÜN ANALİTİK ÖNERİ: YEDİ KATMANLI SOKRATİK YARGILAMA ÇERÇEVESİ

Sokrates davasının literatürde bu kadar farklı biçimde açıklanmasının temel nedenlerinden biri, farklı disiplinlerin farklı sorular sormasıdır. Hukukçu suçlama ve usulü, tarihçi savaş ve restorasyonu, sosyolog toplumun kendi içindeki muhalifi nasıl konumlandırdığını, psikolog karar vericinin bilgiyi hangi bilişsel koşullarda değerlendirdiğini, siyaset teorisyeni demokrasinin radikal eleştiriye tahammül kapasitesini, filozof ise adalet, hukuk, erdem ve vicdan arasındaki ilişkiyi öne çıkarır.

Bu çalışma bu sorulardan herhangi birini diğerlerinin yerine koymak yerine, onları belirli bir analitik sıra içerisinde birleştirmeyi önermektedir.

Yedi Katmanlı Sokratik Yargılama Çerçevesi

Katman

Temel Soru

Başlıca Risk

1. Kaynak güvenilirliği

Hangi olguyu hangi antik kaynaktan biliyoruz?

Edebî anlatının mahkeme tutanağı sanılması

2. İçsel yasallık

Suçlama ve usul Atina hukukunda tanınabilir mi?

Modern hukukun anakronik biçimde geçmişe uygulanması

3. Siyasal hafıza

Resmî suçlama dışındaki hangi tarihsel çağrışımlar mevcuttu?

Siyasal bağlamın otomatik olarak gizli siyasi suçlamaya dönüştürülmesi

4. Toplumsal kimlik ve sapma

Sokrates grup içerisinde nasıl konumlanıyordu?

İç grup muhalifinin normatif tehdit olarak algılanması

5. Bilişsel-delilsel ortam

Jüri hangi bilgi mimarisi içerisinde karar verdi?

İtibar, ön bilgi ve karakter anlatısının somut isnada karışması

6. Savunma stratejisi

Sokrates’in amacı yalnız beraat etmek miydi?

Hukuki rasyonalite ile ahlaki kimlik tutarlılığının çatışması

7. İnfaz ve normatif sadakat

Mahkûmiyet sonrası davranış neyi göstermektedir?

Haksızlığa uğrama ile haksızlık yapmanın özdeşleştirilmesi

Bu modelin amacı Sokrates’i öldüren “tek gerçek nedeni” bulmak değildir. Tam tersine model, böyle tek nedenli açıklamaların yetersizliğini ortaya koymaktadır. Sokrates’in mahkûmiyeti hukuk, siyaset, toplumsal hafıza, kimlik, bilgi, retorik ve sanığın kendi davranışı gibi birçok değişkenin kesiştiği bir olaydır. Yedi katman birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.

XXII. MODELİN EN ÖNEMLİ KATKISI: YASALLIK İLE HAKİKAT ARASINA “EPİSTEMİK GÜVENİLİRLİK” KATMANINI YERLEŞTİRMEK

Bir mahkeme yetkili olabilir. Usul uygulanmış olabilir. Taraflar dinlenmiş olabilir. Karar hukuk düzeninin öngördüğü biçimde verilmiş olabilir. Fakat bütün bunlardan “Mahkeme gerçeğe güvenilir biçimde ulaşmıştır.” sonucu otomatik olarak çıkmaz.

Bu ayrım modern hukuk bakımından da önemlidir. Hukuki sistem yalnızca yetki ve prosedür üretmez. Aynı zamanda bilgi üretir. Mahkeme “Bu olay gerçekleşmiştir”, “Sanık bu fiili işlemiştir”, “Bu tanık güvenilirdir”, “Bu delil şu sonucu göstermektedir” türünden önermeler oluşturur. Dolayısıyla yargı sistemi aynı zamanda bir epistemik kurumdur.

Gerekçeli kararın değeri de buradan gelir. Gerekçe, karar vereni neden düşündüğünü açıklamaya zorlar. Kanun yolunun değeri de buradan gelir. Üst denetim, ilk karar ortamındaki hata ihtimalinin yeniden değerlendirilmesini sağlar. Delil kurallarının değeri de buradan gelir. Kararın güvenilmez veya ilgisiz bilgilerle şekillenmesini sınırlar. Sokrates davası bu kurumların modern hukukta neden bu kadar önemli olduğunu tarihsel karşılaştırma yoluyla anlamaya yardımcı olmaktadır.

XXIII. MODERN İNSAN HAKLARI HUKUKUYLA KARŞILAŞTIRMA

Sokrates’in yargılanmasını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi üzerinden doğrudan değerlendirmek hukuken mümkün değildir. AİHS’in MÖ 399 Atinası üzerinde herhangi bir tarihsel uygulanabilirliği yoktur. Dolayısıyla “Mahkeme AİHS m. 6’yı ihlal etti.” şeklinde hukuki bir önerme kurulamaz. Ancak Sözleşme normları karşılaştırmalı bir mercek olarak son derece değerlidir.

AİHS m. 6 bakımından bağımsız ve tarafsız mahkeme, yargılama güvenceleri ve gerekçelendirme yalnız usul formalitesi değildir; bunlar güvenilir karar üretmeyi amaçlayan kurumsal araçlardır. AİHS m. 9 bakımından Sokrates’in tanrılar, daimonion ve dinsel gelenekle ilişkisi modern vicdan özgürlüğü tartışmalarını hatırlatmaktadır. AİHS m. 10 bakımından ise Sokrates’in yaşam biçimi kamusal sorgulama üzerine kuruludur; bu nedenle dava, toplumun egemen kabullerini eleştirmenin sınırları bakımından güçlü bir karşılaştırma alanı sunmaktadır.

Fakat yine iki anakronizmden kaçınılmalıdır: “Bu haklar yoktu, demek ki Atina bütünüyle hukuksuzdu.” demek yanlıştır. Aynı şekilde “Dönemin hukukuna uygundu, demek ki adildi.” demek de yetersizdir. Tarihsel anlayış ile normatif eleştiri aynı anda mümkündür.

XXIV. SOKRATES DAVASININ MODERN HUKUK DEVLETİNE VERDİĞİ ASIL DERS

Sokrates davasının modern hukuk için en önemli tarafı, yalnız düşünce özgürlüğü değildir. Dava çok daha temel bir problemi görünür kılar: Yargısal kararın güvenilirliği hangi koşullarda oluşur?

Hukuk devleti yalnız kanunların bulunmasından ibaret değildir. Bir hukuk düzeninde açık ve öngörülebilir normlar, güvenilir delil mekanizmaları, tarafsız karar vericiler, gerekçeli kararlar, etkili kanun yolları, düşünce ve vicdan alanının korunması, sanığın kişiliği ile somut fiilin ayrılması ve toplumsal-siyasal baskıya karşı kurumsal direnç gerekir.

Bunların her biri aslında aynı büyük amaca hizmet eder: İktidarın yalnız karar vermesini değil, kararını doğru ve denetlenebilir nedenlere dayandırmasını sağlamak. Bu nedenle hukuk devleti yalnız “kim karar verebilir?” sorusuyla ilgilenmez; aynı zamanda “Karar hangi bilgiye dayanıyor?” ve “Bu bilgi güvenilir biçimde üretildi mi?” sorularını da sormak zorundadır.

XXV. SONUÇ

Sokrates’in yargılanması ve infazı, iki bin dört yüz yılı aşkın süre boyunca önemini korumuştur. Bunun nedeni yalnızca büyük bir filozofun ölüm cezasına mahkûm edilmiş olması değildir. Davanın kalıcılığı, birden fazla temel sorunu tek olay içerisinde yoğunlaştırmasından kaynaklanmaktadır.

Sokrates davasında hukuk ile adalet, demokrasi ile eleştiri, kamusal din ile bireysel düşünce, toplumsal dayanışma ile grup içi muhalefet, yaşamın korunması ile ahlaki kimlik ve devlet otoritesi ile vicdan aynı anda karşı karşıya gelmektedir.

İlk olarak, Sokrates hakkında sahip olduğumuz bilginin kaynak yapısı ihtiyat gerektirir. Sokrates kendi felsefesini yazılı bir külliyat hâlinde bırakmadığı için tarihsel şahsa Platon, Ksenophon, Aristophanes ve diğer anlatılar üzerinden ulaşılmaktadır. Bu nedenle kesin psikolojik teşhisler veya tek nedenli tarihsel açıklamalar sınırlı tutulmalıdır.

İkinci olarak, Sokrates’in yargılanmasının dönemin hukuk düzeninde bütünüyle tanınmaz veya hukuki temelden yoksun olduğu söylenemez. Asebeia Atina’nın kamusal din ve yurttaşlık dünyasında anlam taşıyan bir kovuşturma alanıdır. “Gençleri bozma” isnadı da dönemin eğitsel ve yurttaşlık normlarından tamamen kopuk değildir. MÖ 403 af ve uzlaşma düzeninin kovuşturmayı kesin biçimde yasakladığı da gösterilememiştir.

Ancak üçüncü ve daha önemli sonuç şudur: Hukuki tanınabilirlik epistemik adaleti garanti etmez. Sokrates yalnız Meletos’un güncel suçlamasıyla karşı karşıya değildi. Onun hakkında yıllar içerisinde oluşmuş kültürel bir imge bulunuyordu. Aristophanes’in hicvinden siyasi çevreleriyle ilgili tartışmalara kadar uzanan bu temsil dünyası, sanığın güncel suçlama içerisinde nasıl görüldüğünü etkilemiş olabilir.

Dördüncü olarak siyasi bağlam göz ardı edilemez. Fakat siyasi bağlamı doğrudan “gizli siyasi dava” şeklinde okumak da gereğinden güçlüdür. Critias, Alkibiades, Otuzlar yönetimi ve demokratik restorasyonun yarattığı hafıza, resmî suçlamanın yerine geçmeden onun toplumsal anlamlandırılmasını etkileyebilir.

Beşinci olarak Sokrates’in sosyolojik konumu önemlidir. O dışarıdan saldıran yabancı değil, Atina toplumunun kendi içinden konuşan eleştirmendir. Tam da bu nedenle eleştirisi daha rahatsız edici olabilir. Bir topluma “siz yanlışsınız” diyen yabancı ile “kendi iddialarınıza göre dahi yeterince erdemli ve bilgili değilsiniz” diyen yurttaş aynı sosyolojik konumda değildir.

Altıncı olarak Sokrates’in savunması yalnız beraat stratejisiyle açıklanmamalıdır. Mahkemede sergilediği tavır, yaşamı boyunca savunduğu felsefi kimlikle hukuki çıkarı arasında tercih yapmasını gerektirmiş olabilir. Sokrates açısından fiziksel olarak kurtulmak ile kendi hayat anlayışına sadık kalmak aynı şey değildir.

Yedinci olarak Kriton’daki kaçış reddi, Sokrates’in verilen hükmü adil kabul ettiği anlamına gelmez. Savunma ve Kriton birlikte okunduğunda daha temel bir norm görünmektedir: Bir insanın haksızlığa uğraması, ona haksızlık yapma yetkisi vermez.

Sekizinci olarak Sokrates’in ölümünün baldıran zehirlenmesiyle ilişkisi modern toksikoloji tarafından güçlü biçimde desteklenmekle birlikte, Platon’un ölüm sahnesinin yalnız klinik aktarım olmadığı; tarihsel çekirdeği felsefi bir anlatı içinde biçimlendirmiş olabileceği kabul edilmelidir.

Bütün bu sonuçlar, bu makalenin önerdiği Yedi Katmanlı Sokratik Yargılama Çerçevesinin merkezindeki üçlü ayrıma ulaşmaktadır: Hukuki tanınabilirlik, epistemik güvenilirlik ve normatif meşruiyet aynı şey değildir.

Bir yargılama dönemin hukuk düzeni içerisinde geçerli olabilir. Yargılamaya çok sayıda yurttaş katılabilir. Usul uygulanmış olabilir. Yetkili organ karar vermiş olabilir. Buna rağmen sanık hakkında önceden oluşmuş itibari anlatılar, siyasal hafıza, belirsiz normlar ve toplumsal kimlik dinamikleri karar ortamına sızdığında hükmün epistemik güvenilirliği zayıflayabilir.

Sokrates davasının bugün hukuk teorisine verdiği en önemli ders bu nedenle yalnızca “Demokrasi hata yaptı.” değildir. Daha genel ve daha önemli ders şudur: Hiçbir hukuk düzeni, yalnızca usule uymuş olmakla adaleti garanti edemez.

Hukukun meşruiyeti yalnız yetkiden değil; bilginin niteliğinden, kararın gerekçelendirilmesinden, suç normunun öngörülebilirliğinden, denetim imkânından, tarafsızlıktan ve toplumun kendisini eleştiren kişiye gösterebildiği tahammülden de doğar.

Bu açıdan Sokrates’in ölümü, yalnız antik felsefenin trajik bir sahnesi değildir. Aynı zamanda çağlar boyunca tekrarlanan bir hukuk problemi için tarihsel bir laboratuvardır: Bir toplum, hukuken karar verirken gerçeği nasıl koruyacaktır?

Ve belki Sokrates davasının günümüze kadar ulaşan en önemli sorusu bundan da derindedir: Bir hukuk düzeni, kendisini rahatsız eden insanla karşılaştığında, o insanı yargılamakla kendi adalet anlayışını yargılamak arasındaki farkı ne ölçüde koruyabilir?

KAYNAKÇA

A. Birincil Antik Kaynaklar

Aristophanes. Clouds (Bulutlar). Özellikle Sokrates ve Thinkery tasvirleri.

Plato. Apology (Sokrates’in Savunması). Özellikle 18b–24c, 29d–32e, 34c–38c, 40c–42a.

Plato. Crito (Kriton). Özellikle 46b–54d.

Plato. Phaedo (Phaidon). Özellikle 58a–c ve 117a–118a.

Xenophon. Apology of Socrates to the Jury. Özellikle §§ 1–34.

Xenophon. Memorabilia (Anılar). Özellikle 1.1–1.2.

B. Hukuk, Tarih, Siyaset Felsefesi ve Sokrates Literatürü

Beys, Kostas E. “The Legal; Political; Philosophical and Religious Dimension of Socrates’ Trial and Execution.” Peitho. Examina Antiqua 1, no. 1 (2010): 45–56. https://doi.org/10.14746/pea.2010.1.3.

Bowden, Hugh. “Impiety.” In The Oxford Handbook of Ancient Greek Religion, edited by Esther Eidinow and Julia Kindt, 325–338. Oxford: Oxford University Press, 2015/2016. https://doi.org/10.1093/oxfordhb/9780199642038.013.23.

Brown, Lesley. “Did Socrates Agree to Obey the Laws of Athens?” In Philosophy and Power in the Graeco-Roman World, edited by Gillian Clark and Tessa Rajak, 13–30. Oxford: Oxford University Press, 2002. https://doi.org/10.1093/acprof:oso/9780198299905.003.0002.

Carawan, Edwin. The Athenian Amnesty and Reconstructing the Law. Oxford: Oxford University Press, 2013. Özellikle ch. 9, “The Case Against Socrates.” https://doi.org/10.1093/acprof:oso/9780199672769.001.0001.

Hansen, Mogens Herman. The Trial of Sokrates—from the Athenian Point of View. Copenhagen: Royal Danish Academy of Sciences and Letters, 1995.

Hatzistavrou, Antony. “The Authority of Law in Plato’s Crito.” Canadian Journal of Law & Jurisprudence 32, no. 2 (2019): 365–387. https://doi.org/10.1017/cjlj.2019.24.

Joyce, Christopher J. Amnesty and Reconciliation in Late Fifth-Century Athens: The Rule of Law under Restored Democracy. Edinburgh: Edinburgh University Press, 2022. https://doi.org/10.3366/edinburgh/9781399506342.001.0001.

Merkit, Ekin. “Doğal Hukukun Pozitif Hukukla İlişkisi Bağlamında Sokrates’in Ölümü Üzerine Bir Değerlendirme.” Türkiye Adalet Akademisi Dergisi 54 (2023): 225–252. https://doi.org/10.54049/taad.1274429.

Millett, Paul. “The Trial of Socrates Revisited.” European Review of History 12, no. 1 (2005): 23–62. https://doi.org/10.1080/13507480500047944.

Mollaer, Fırat. “Sokrates Temsillerinden Platon’un Sokrates’ine: Sokrates’in Savunması ve Batı Siyaset Felsefesinin Kuruluşu.” Bursa Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi 42, no. 1 (2023): 29–54.

Ober, Josiah. “Socrates and Democratic Athens.” In The Cambridge Companion to Socrates, edited by Donald R. Morrison, 138–178. Cambridge: Cambridge University Press, 2010. https://doi.org/10.1017/CCOL9780521833424.007.

Saxonhouse, Arlene W. Free Speech and Democracy in Ancient Athens. Cambridge: Cambridge University Press, 2006. Özellikle ch. 5, “The Trial of Socrates.”

Todd, S. C. The Shape of Athenian Law. Oxford: Clarendon Press, 1993. https://doi.org/10.1093/oso/9780198148944.001.0001.

Weiss, Roslyn. Socrates Dissatisfied: An Analysis of Plato’s Crito. Oxford: Oxford University Press, 1998.

C. Psikoloji ve Sosyoloji Literatürü

Choi, Eunice U., and Michael A. Hogg. “Self-uncertainty and Group Identification: A Meta-analysis.” Group Processes & Intergroup Relations 23, no. 4 (2020): 483–501. https://doi.org/10.1177/1368430219846990.

Edwards, Charles, Riquel Hafdahl, and Monica K. Miller. “Social Cognition of Jury Decision-Making.” In The Cambridge Handbook of Psychology and Legal Decision-Making, 309–323. Cambridge: Cambridge University Press, 2024. https://doi.org/10.1017/9781009119375.020.

Garland, David. “Sociological Perspectives on Punishment.” Crime and Justice 14 (1991): 115–165. https://doi.org/10.1086/449185.

Hogg, Michael A. “Self-uncertainty and Group Identification: Consequences for Social Identity, Group Behavior, Intergroup Relations, and Society.” Advances in Experimental Social Psychology 64 (2021): 263–316. https://doi.org/10.1016/bs.aesp.2021.04.004.

Jetten, Jolanda, and Matthew J. Hornsey. “Deviance and Dissent in Groups.” Annual Review of Psychology 65 (2014): 461–485. https://doi.org/10.1146/annurev-psych-010213-115151.

Marques, José, and Isabel R. Pinto. “Inclusion, Exclusion, and Marginalization of Group Deviants.” Oxford Research Encyclopedia of Psychology (2023). https://doi.org/10.1093/acrefore/9780190236557.013.261.

Ruva, Christine L. “Pretrial Publicity’s Effects on Jurors’ and Judges’ Decisions.” In The Cambridge Handbook of Psychology and Legal Decision-Making, 103–116. Cambridge: Cambridge University Press, 2024. https://doi.org/10.1017/9781009119375.007.

Simon, Dan. “On Juror Decision Making: An Empathic Inquiry.” Annual Review of Law and Social Science 15 (2019): 415–435. https://doi.org/10.1146/annurev-lawsocsci-101518-042658.

D. Tıp ve Toksikoloji

Arihan, Okan, Seda K. Arihan, and Alain Touwaide. “The Case Against Socrates and His Execution.” In Toxicology in Antiquity, 2nd ed., 117–129. Elsevier, 2019. https://doi.org/10.1016/B978-0-12-815339-0.00007-X.

Dayan, Anthony D. “What Killed Socrates? Toxicological Considerations and Questions.” Postgraduate Medical Journal 85, no. 999 (2009): 34–37. https://doi.org/10.1136/pgmj.2008.074922.

Dayan, Anthony D. “Death of Socrates: A Likely Case of Poison Hemlock (Conium maculatum) Poisoning.” Clinical Toxicology 62, no. 1 (2024): 56–60. https://doi.org/10.1080/15563650.2024.2309328.

Van Harten, Alice. “Socrates on Life and Death (Plato, Apology 40C5–41C7).” The Cambridge Classical Journal 57 (2011): 165–183. https://doi.org/10.1017/S1750270500001317.

E. Normatif Karşılaştırma

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, m. 6 (adil yargılanma hakkı).

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, m. 9 (düşünce, vicdan ve din özgürlüğü).

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, m. 10 (ifade özgürlüğü).

Metodolojik ve Özgünlük Notu

Bu çalışma, Sokrates’in yargılanmasını hukuk, siyaset, din, psikoloji, sosyoloji ve felsefe bakımından ilk kez birlikte ele aldığı iddiasında değildir.

Çalışmanın özgünlük iddiası daha sınırlı ve denetlenebilir niteliktedir. Özgün katkı; tarihsel kaynakların güvenilirlik derecelerini gözeterek kaynak güvenilirliği, içsel yasallık, siyasal hafıza, toplumsal kimlik, bilişsel-delilsel ortam, savunma stratejisi ve infaz sonrası normatif sadakat boyutlarını tek bir analitik yapı içerisinde sistemleştiren Yedi Katmanlı Sokratik Yargılama Çerçevesi’nin önerilmesidir.

Model, MÖ 399 Atina jürisinin gerçek psikolojik motivasyonunu kesin biçimde ortaya çıkardığını veya Sokrates’in mahkûmiyetini tek bir nedensellik zinciriyle açıkladığını iddia etmemektedir.

Modern psikoloji ve sosyoloji araştırmaları, antik jüri üyelerine geriye dönük klinik veya psikolojik teşhis koymak amacıyla değil; antik kaynakların bağımsız biçimde ortaya koyduğu itibari ön-algı, iç grup muhalefeti, toplumsal belirsizlik ve karar ortamı gibi faktörlerin muhtemel işleyişini açıklamak amacıyla kullanılmıştır.

Aynı şekilde modern insan hakları standartları MÖ 399 Atinası bakımından geriye yürüyen hukuk kuralları olarak değerlendirilmemiş; modern hukuk kurumlarının hangi tarihsel ve epistemik ihtiyaçlara cevap verdiğini görünür kılan karşılaştırmalı normatif ölçütler olarak kullanılmıştır.

Av. Taner Şentürk