AV. TANER ŞENTÜRK · HUKUKİ YAYIN

Olağanüstü Halde Yargı Bağımsızlığının İki Yönü

OLAĞANÜSTÜ HÂLDE YARGI BAĞIMSIZLIĞININ İKİ YÖNÜ 667 Sayılı KHK Kapsamında Hâkim ve Savcıların Meslekten Çıkarılmasında İltisak, İrtibat, Bireyselleştirme ve Etkili Yargısal…

· 49 dakika okuma · Av. Taner Şentürk

OLAĞANÜSTÜ HÂLDE YARGI BAĞIMSIZLIĞININ İKİ YÖNÜ

667 Sayılı KHK Kapsamında Hâkim ve Savcıların Meslekten Çıkarılmasında İltisak, İrtibat, Bireyselleştirme ve Etkili Yargısal Denetim

Türk ve Karşılaştırmalı Hukuk Işığında Eleştirel Bir İnceleme ve Beş Aşamalı Bireyselleştirilmiş İhraç Denetimi Testi

Av. Taner Şentürk

Öz

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü sonrasında ilan edilen olağanüstü hâl döneminde çok sayıda hâkim ve Cumhuriyet savcısı, 667 sayılı Olağanüstü Hâl Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname’nin 3. maddesi uyarınca, FETÖ/PDY ile üyelik, mensubiyet, iltisak veya irtibatlarının bulunduğu değerlendirilerek meslekten çıkarılmıştır. Bu işlemler, bir yandan demokratik anayasal düzeni yargı erki içine yerleşmiş olabilecek örgütsel yapılardan koruma zorunluluğunu; diğer yandan hâkimlik teminatı, bireyselleştirilmiş gerekçe, savunma hakkı ve etkili yargısal denetim güvencelerini aynı anda gündeme getirmiştir.[1]

Çalışmanın temel tezi, yargı bağımsızlığının bu bağlamda iki yönlü korunması gerektiğidir. Birinci yön, yargı yetkisinin seçilmiş veya atanmış siyasal makamlardan olduğu kadar hukuk dışı ve gizli örgütsel hiyerarşilerden de bağımsız olmasıdır. İkinci yön ise hâkim ve savcıların, olağanüstü hâl gerekçesiyle dahi, soyut kanaatler, kolektif isnatlar veya bireyselleştirilmemiş delil değerlendirmeleri temelinde keyfî biçimde meslekten uzaklaştırılmamasıdır. Bu iki yön birbirinin alternatifi değil, aynı anayasal ilkenin iki görünümüdür: her ikisinin ortak düşmanı yargısal heteronomi ve keyfîliktir.

Makale; Kemal Gözler ve Ergun Özbudun’un olağanüstü hâl hukukuna ilişkin yaklaşımlarını, Metin Günday ve diğer Türk idare hukuku çalışmalarını; Oren Gross–Fionnuala Ní Aoláin, David Dyzenhaus, John Ferejohn–Pasquale Pasquino ve Kim Lane Scheppele’nin emergency powers literatürünü; Nuno Garoupa–Tom Ginsburg ile Mathieu Leloup’un yargı bağımsızlığına ilişkin çalışmalarını; Birleşmiş Milletler, Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi ve Venedik Komisyonu standartlarını; Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarını birlikte değerlendirmektedir.[2]

Çalışmanın özgün katkısı üç noktada toplanmaktadır. İlk olarak, KHK ek listeleriyle doğrudan yapılan ihraçlar ile 667 sayılı KHK’nin genel ölçüt koyduğu ve HSYK/HSK Genel Kurulunun bireysel meslekten çıkarma kararı verdiği model hukuken ayrılmaktadır. İkinci olarak, dosyada bireye ilişkin bilgi bulunması anlamındaki “dosya-içi bireyselleştirme” ile kararın hangi olgudan hangi hukukî sonuca ulaştığını açıklaması anlamındaki “gerekçesel bireyselleştirme” ayrımı önerilmektedir. Üçüncü olarak, iltisak ve irtibatın ceza hukuku anlamındaki örgüt üyeliğinden daha düşük yoğunluklu bir bağlantıyı kapsayabilmesi kabul edilmekle birlikte, bunun daha düşük bir hukukilik ve gerekçelendirme eşiği anlamına gelmediği savunulmakta ve Beş Aşamalı Bireyselleştirilmiş İhraç Denetimi Testi geliştirilmektedir.

Bu genişletilmiş incelemede ayrıca şu husus vurgulanmaktadır: olağanüstü hâl hukukunda asıl sınav, devletin tehdit karşısında tedbir alıp alamayacağı değil, aldığı tedbirin kişiye nasıl bağlandığını açıklayıp açıklayamadığıdır. Devletin demokratik anayasal düzeni koruma görevi gerçek ve ağırdır; fakat bu görevin hukukî meşruiyeti, toplu tehdit anlatısının bireysel sorumluluk yerine geçirilmemesine bağlıdır. Bu nedenle makale, “tehdit büyüdükçe hukuk küçülür” şeklindeki zımnî varsayımı reddetmekte; tersine tehdidin ağırlığı arttıkça kararın maddî dayanağının, savunulabilirliğinin ve yargısal denetlenebilirliğinin daha görünür hâle gelmesi gerektiğini savunmaktadır.

Anahtar Kelimeler: olağanüstü hâl, hâkimlik teminatı, yargı bağımsızlığı, HSK, HSYK, iltisak, irtibat, FETÖ/PDY, bireyselleştirme, etkili yargısal denetim.

Judicial Independence in Two Directions During a State of Emergency

Dismissal of Judges and Prosecutors under Emergency Decree-Law No. 667: Affiliation, Connection, Individualisation and Effective Judicial Review

Abstract

Following the attempted coup of 15 July 2016, thousands of judges and public prosecutors in Türkiye were dismissed under Article 3 of Emergency Decree-Law No. 667 on the ground that they were considered to have membership, affiliation or connection with FETÖ/PDY. These measures raised a constitutional dilemma: the democratic legal order had a legitimate and urgent interest in preventing the judicial power from being subordinated to an unlawful clandestine hierarchy, while individual judges and prosecutors retained guarantees of judicial independence, security of tenure, reasoned decision-making, defence and effective judicial review even during an emergency.

The article develops a two-directional conception of judicial independence. Judicial power must be protected both from external or clandestine organisational capture and from arbitrary removal by public authorities. It argues that these are not competing values but two expressions of the same rule-of-law requirement. The article further distinguishes individualisation within the administrative file from individualisation in the reasoning of the operative decision, and argues that a lower substantive threshold for “affiliation” or “connection” than criminal membership cannot entail a lower threshold of legality, evidentiary rationality or reason-giving. It concludes by proposing a Five-Stage Individualised Emergency Dismissal Review Test.

Keywords: state of emergency, judicial independence, security of tenure, judicial council, affiliation, connection, individualisation, effective judicial review.

I. Giriş

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü, Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzenine yönelmiş olağanüstü ağırlıkta bir tehditti. 21 Temmuz 2016’da ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmiş; 23 Temmuz 2016’da yayımlanan 667 sayılı KHK’nin 3. maddesi, terör örgütlerine veya millî güvenliğe karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapılara üyeliği, mensubiyeti, iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen yargı mensupları hakkında meslekte kalmanın uygun olmadığına ve meslekten çıkarılmaya ilgili yüksek yargı organları veya HSYK Genel Kurulunca karar verilebileceğini düzenlemiştir. Düzenleme daha sonra 6749 sayılı Kanunla kanunlaşmıştır.[3]

HSYK Genel Kurulu 24 Ağustos 2016 tarihli 2016/426 sayılı kararla 2.847, 31 Ağustos 2016 tarihli 2016/428 sayılı kararla ise 543 hâkim ve Cumhuriyet savcısının meslekten çıkarılmasına karar vermiştir. Kararların yayımlanan ortak gerekçelerinde mesleğe girişten atamalara, özlük ve disiplin dosyalarından sosyal çevre bilgilerine, şifreli haberleşme kayıtlarından soruşturma belgeleri ve tanık/itirafçı beyanlarına kadar geniş bir veri kümesinin Kurul üyelerinin incelemesine sunulduğu açıklanmıştır.[4]

Bu ölçekte bir tasfiye, iki zıt fakat eşzamanlı tehlikeyi ortaya çıkarmıştır. Yargı erkinin hukuk dışı, gizli ve emir-komuta esasına göre çalışan bir örgütsel yapının etkisi altında bulunması hâlinde bağımsız yargıdan söz etmek mümkün değildir. Buna karşılık, “örgütsel etkiyi tasfiye” amacıyla hâkimlik teminatının ve bireysel güvencelerin askıya alınması da bağımsız yargının kurumsal temelini zayıflatabilir. Sorun, bu iki tehlikeden birini seçmek değil, ikisini aynı hukuk devleti metodolojisi içinde denetleyebilmektir.

Buradaki güçlük yalnız nicel değildir. Binlerce yargı mensubu hakkında kısa zaman aralıklarında karar verilmesi, bireyselleştirmenin fiilen nasıl gerçekleştirildiği sorusunu kaçınılmaz biçimde gündeme getirir. Çok sayıda dosyanın aynı anda incelenmiş olması, hukuken bireyselleştirme yapılmadığını tek başına kanıtlamaz; fakat bireyselleştirmenin gerçekten yapıldığını göstermek bakımından karar verene daha ağır bir açıklama sorumluluğu yükler. Çünkü sayı büyüdükçe, kişi ile topluluk arasındaki sınırın silinmesi ve “örgütün genel özellikleri”nin “kişinin bireysel özellikleri” yerine geçmesi riski de büyür.

Bu noktada hukuk devletinin en tehlikeli yanılgısı, haklı bir amaçtan otomatik olarak hukuka uygun bir araç sonucu çıkarmaktır. Bir örgütsel yapılanmanın yargı içinde etkili olmuş olması, o dönemde belirli görevlerde bulunan, belirli kişilerle tanışan veya belirli kurumsal süreçlerden geçen herkesin aynı örgütsel iradeye bağlı olduğunu göstermez. Tehdidin gerçekliği, kişisel isnadın ispat yükünü ortadan kaldırmaz. Aksine, tam da gerçek bir tehdidin varlığı nedeniyle, suçsuz veya ilgisiz kişilerin bu tehdidin gölgesinde kaybolmaması için bireyselleştirme daha büyük önem taşır.

Hâkimlik teminatı, örgütsel bağlılığın dokunulmazlığı değildir; örgütsel bağlılık isnadının bireyselleştirilerek ispat edilmesinin güvencesidir.

Bu cümlenin anlamı özellikle açılmalıdır. Hâkimlik teminatı, hâkime “dokunulmazlık” sağlayan kişisel bir ayrıcalık değildir; yurttaşın önündeki mahkemenin bağımsız kalmasını sağlayan kurumsal güvencedir. Dolayısıyla gerçekten hukuk dışı bir hiyerarşiye bağlı hâkimin görevde kalması nasıl bu teminatın amacıyla bağdaşmıyorsa, hakkında bireyselleştirilmiş ve denetlenebilir bir gerekçe kurulmadan bir hâkimin meslekten çıkarılması da aynı kurumsal güvenceyi zedeler. Birinci durumda yargı görünmez bir örgütsel iradeye, ikinci durumda ise denetlenemeyen kamusal takdire bağımlı hâle gelir.

Bu çalışma, “bütün ihraçlar hukuka uygundur” veya “bütün ihraçlar hukuka aykırıdır” şeklindeki kategorik sonuçlardan kaçınmaktadır. İncelenen mesele, belirli kişilerin örgütsel aidiyetine ilişkin maddî bir hüküm vermek değil; hangi usul, delil ve gerekçelendirme standartlarının olağanüstü hâlde dahi anayasal olarak aranması gerektiğini belirlemektir.

Bu metodolojik tercih, eleştirinin yumuşatılması değil, tersine daha isabetli hâle getirilmesidir. Kategorik savunular hukukî tartışmayı kolaylaştırır; fakat dosya, delil ve gerekçe farklılıklarını görünmez kılar. Oysa hukuk, özellikle ağır sonuç doğuran statü işlemlerinde, “kim?” sorusunu “hangi grup?” sorusundan ayırmak zorundadır. Bu nedenle çalışmanın sert eleştirisi işlemlerin tümünü tek renge boyamakta değil; her bir kişi bakımından kararın hangi olguya, hangi delile ve hangi akıl yürütmeye dayandığını göstermeyen yöntemin hukuk devleti bakımından kabul edilemez olduğunu ortaya koymaktadır.

II. Çalışmanın Literatürdeki Yeri ve Özgünlük Sınırı

OHAL KHK’leri ve ihraç işlemleri Türk hukukunda yoğun biçimde incelenmiştir. Gözler, 15 Temmuz sonrası OHAL KHK’lerinin zaman, konu ve işlem türü bakımından anayasal sınırlarını sert biçimde eleştirmiş; özellikle kanun veya KHK gibi genel ve soyut düzenleyici işlemlerle doğrudan isim belirtilerek bireysel idarî işlem tesis edilmesini problemli görmüştür. Metin Günday ihraç KHK’lerinin hukukî niteliği ve yargısal denetim sorunlarını; Kerem Altıparmak OHAL Komisyonu modelinin etkili başvuru bakımından sorunlarını; Artuk Ardıçoğlu Komisyon işlemlerinin idarî niteliğini; sonraki çalışmalar ise kalıcı kamu görevinden çıkarma tedbirinin niteliğini ve yargısal denetimini tartışmıştır.[5][6]

Yabancı literatürde Tarık Olcay, Anayasa Mahkemesinin iki üyesini 667 sayılı KHK çerçevesinde görevden çıkarmasını insan hakları ve hukuk devleti açısından incelemiştir. Uluslararası kuruluşlar da 2016 sonrası yargı mensuplarının kitlesel biçimde görevden uzaklaştırılması ve çıkarılmasıyla ilgili bağımsızlık, adil usul ve yargısal denetim kaygılarını kayda geçirmiştir.[7]

Bu çalışma bu literatürün önceliğini teslim etmektedir. Özgünlük iddiası, OHAL ihraçlarının hukuken ilk kez eleştirilmesi değildir. Çalışmanın farklılaşan yönü; (i) yargı bağımsızlığını “devlete karşı hâkim” ile sınırlamayıp hukuk dışı örgütsel hiyerarşiye karşı da kurması, (ii) KHK ekiyle doğrudan ihraç ile HSYK/HSK tarafından verilen bireysel kararları hukukî yapı bakımından ayırması, (iii) dosya-içi ve gerekçesel bireyselleştirme ayrımını geliştirmesi ve (iv) AYM’nin 2025–2026 içtihadı ile AİHM’nin Baka–Bilgen–Grzęda hattını ortak bir beş aşamalı denetim testinde birleştirmesidir.

Özgünlük bakımından asıl iddia yeni bir “haklı-haksız” listesi üretmek değildir. Çalışmanın önerdiği ayrımlar, hukukî muhakemenin nerede kesintiye uğradığını göstermek için tasarlanmıştır. Dosyada bir veri bulunması ile kararın o veriyi açıklaması; bir davranışın şüphe doğurması ile hukuken irtibat/iltisak sonucunu taşıması; sonradan dava açılabilmesi ile gerçekten etkili yargısal denetim yapılması aynı şey değildir. Uygulamadaki temel sorunların önemli bir bölümü, bu farklı kavramların birbirine eşitlenmesinden doğmaktadır.

III. Olağanüstü Hâl Hukuk Dışılık Değildir

A. Gözler ve Özbudun: OHAL’in Hukukî Rejim Niteliği

Gözler’in 1990 tarihli klasik çalışmasında olağanüstü hâl rejimi, anayasal sınırları olan bir hukuk rejimi olarak ele alınmıştır. 2017 tarihli “15 Temmuz Kararnameleri” makalesinde ise OHAL KHK’lerinin genel norm koyma işlevinden uzaklaşıp doğrudan kişilere uygulanmış sürekli sonuçlu bireysel işlemlere dönüşmesi eleştirilmiştir.[8]

Özbudun’un karşılaştırmalı “Emergency Powers and Judicial Review” çalışması, anayasal demokrasi ile olağanüstü yetkiler arasındaki temel gerilimi daha genel düzeyde kurar. Özbudun’a göre olağanüstü yetkilerin hukuk devletinde mutlak ve keyfî olması düşünülemez; bu yetkilerin, yetkiyi kullanan organın dışındaki mekanizmalarca ve özellikle etkili yargısal denetimle sınırlandırılması gerekir.[9]

B. Yabancı Emergency Powers Literatürü

Oren Gross ve Fionnuala Ní Aoláin, kriz dönemlerinin yürütme gücünü genişletme ve kuvvetler ayrılığı güvencelerini zayıflatma eğilimini ayrıntılı biçimde göstermektedir. John Ferejohn ve Pasquale Pasquino ise olağanüstü yetkilerin amacının anayasal düzeni ortadan kaldırmak değil, tehdidi bertaraf ederek olağan hukuk düzenine dönüşü mümkün kılmak olduğunu vurgular. Kim Lane Scheppele, “istisna hâli”nin kalıcılaşmasının geçici araçları olağan yönetim tekniğine dönüştürebileceğine dikkat çeker.[10]

David Dyzenhaus’un yaklaşımı bu makale açısından özellikle önemlidir. Dyzenhaus, acil durumlarda dahi yargıçların hukuk devleti projesinden çekilmemesi gerektiğini; tersine yürütme ve yasamanın zorunluluk gerekçesiyle hukukî denetimden uzaklaşma eğiliminin en güçlü olduğu anda hukukiliğin daha fazla önem kazandığını savunur.[11]

Olağanüstü hâl, hukuk devleti ilkesinin askıya alındığı alan değil; hukuk devleti ilkesinin en ağır stres testine tâbi tutulduğu alandır.

Bu yaklaşımın pratik sonucu açıktır: “olağanüstü şartlar” bir gerekçenin başlangıcı olabilir, sonu değil. İvedilik neden savunmanın başlangıçta sınırlandığını açıklayabilir; fakat neden belirli bir kişinin meslekten çıkarıldığını açıklamaz. Devletin hızlı hareket etme ihtiyacı prosedürün zamanlamasını etkileyebilir; kişinin örgütsel bağının varlığına ilişkin maddî çıkarımı kendiliğinden doğrulayamaz. Zorunluluk, kendi doğruluğunu ilan eden ve dış denetimi gereksiz kılan bir hukuk kaynağı değildir.

Daha sert ifade etmek gerekirse, olağanüstü hâl kavramı kararın içindeki boşlukları dolduran bir “hukukî dolgu maddesi” olarak kullanılamaz. Kararda hangi delilin neden güvenilir sayıldığı, delilin kişiye nasıl bağlandığı ve bu bağın neden meslekte kalmayı uygunsuz kıldığı görünmüyorsa, “OHAL şartları” ibaresinin tekrarı bu eksikliği gidermez. Hukuk devleti, en çok güçlü gerekçelerin kolayca kabul gördüğü zamanlarda değil; güçlü devlet gerekçelerinin dahi kanıtlanabilir ve denetlenebilir kılındığı zamanlarda anlam kazanır.

Bu literatürün ortak sonucu, tehdidin olağanüstü ağırlığının devletin hızlı ve güçlü tedbir alma yetkisini artırabileceği; fakat hukukî gerekçe, ölçülülük, bireyselleştirme ve etkili denetim ihtiyacını ortadan kaldırmayacağıdır.

IV. Yargı Bağımsızlığının İki Yönü

A. Devlet Gücünden Bağımsızlık

Yargı bağımsızlığının klasik anlamı, hâkimlerin yürütme ve yasama organlarının talimat, tehdit veya kariyer baskısından uzak olmasıdır. Anayasa’nın 138, 139 ve 140. maddeleri bağımsızlık, hâkimlik-savcılık teminatı ve meslek statüsünün bu güvencelere uygun düzenlenmesi esasını kurar. BM Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri de hâkimlerin ancak görev yapmaya elverişsiz kılan yetersizlik veya davranış nedeniyle, adil ve bağımsız bir usul içinde görevden çıkarılabilmesini öngörür.[12]

Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi’nin Magna Carta’sı; hâkimlerin atanma, görevde kalma, terfi ve disiplin süreçlerinin bağımsızlık güvenceleri içinde yürütülmesini ve disiplin kararlarına karşı mahkemeye başvuru imkânını temel standartlar arasında saymaktadır. CCJE’nin 2024 tarihli 27 sayılı Görüşü de disiplin sorumluluğu ile yargı bağımsızlığının dengelenmesi; açık usul kuralları, bağımsız karar organı ve etkili itiraz güvenceleri gerektiğini vurgular.[13]

B. Hukuk Dışı Örgütsel Hiyerarşiden Bağımsızlık

Bununla birlikte yargı bağımsızlığı yalnız devlet organlarından bağımsızlık değildir. Hâkim, kararını Anayasa’ya, kanuna, hukuka ve vicdanî kanaatine göre vermek zorundadır. Eğer yargısal karar veya kariyer davranışı gizli bir örgütsel hiyerarşinin talimatlarına tâbi ise, kişinin devletten bağımsız olması yargısal bağımsızlığı sağlamaz. Burada bağımsızlığın faili değişmiş, fakat ihlal aynı kalmıştır: yargı yetkisi hukukun dışındaki bir iradeye bağlanmıştır.

Karşılaştırmalı yargı kurulları literatürü de bağımsızlık ile hesap verebilirliği mutlak karşıtlıklar olarak görmez. Garoupa ve Ginsburg, yargı kurullarının tasarımını tam da bağımsızlık ve hesap verebilirlik arasında kurumsal denge arayışı içinde açıklar. Leloup ise AİHS m. 6 kapsamında hâkimlerin kendi bireysel bağımsızlıklarının korunmasını öznel bir hak olarak ele alma ihtiyacını savunur.[14]

Bu nedenle makalenin “iki yönlü bağımsızlık” tezi, hâkimlik teminatını örgütsel bağlılığa karşı zırh olarak kullanmadığı gibi, örgütsel tehdit iddiasını da bireysel teminatları kaldıran sihirli sözcüğe dönüştürmez. Ortak ilke, yargısal iradenin hukuktan başka bir iradeye tâbi olmamasıdır.

İki yönlü bağımsızlık yaklaşımının merkezinde hâkim değil, yurttaş vardır. Yurttaşın ihtiyacı, yalnız iktidardan korkmayan bir hâkim değildir; aynı zamanda herhangi bir gizli grup, cemaat, örgüt, ekonomik çıkar ağı veya meslek içi klik tarafından yönlendirilmeyen bir hâkimdir. Fakat yurttaşın aynı ölçüde ihtiyaç duyduğu başka bir güvence de şudur: hâkimlerin kariyerleri, sonradan denetlenemeyen soyut kanaatlere bağlı olmamalıdır. Çünkü görev güvencesinin zayıfladığı bir yargıda, hukuka aykırı örgütsel bağlılık olmasa bile hâkimin karar davranışı kariyer kaygısıyla şekillenebilir.

Bu nedenle “yargıyı örgütten temizlemek” ile “yargı bağımsızlığını korumak” birbirine zıt siyasal sloganlar olarak kurulamaz. Hukukî doğru, örgütsel bağlılığın gerçekten mevcut olduğu kişileri somut ve bireysel delille tespit etmek; buna karşılık soyut kuşku, sosyal çevre, kariyer varsayımı veya etiketleme yoluyla kurulan zayıf isnatları ayıklamaktır. Başarılı bir tasfiye, en çok kişiyi çıkaran değil; örgütsel bağı bulunanı ayırırken bulunmayanı koruyabilen tasfiyedir.

V. 667 Sayılı KHK m. 3 ve HSYK Modelinin Hukukî Yapısı

667 sayılı KHK’nin 3/1. maddesi, hâkim ve savcıların doğrudan KHK ek listesinde isimleri belirtilerek çıkarılmasından farklı bir yapı kurmuştur. KHK maddî kriteri ve yetkili organı belirlemiş; hâkim ve savcılar yönünden meslekte kalmanın uygun olmadığına ve meslekten çıkarmaya HSYK Genel Kurulunu yetkili kılmıştır. Bu özellik, KHK ile doğrudan bireysel işlem yapılmasına yöneltilen Gözler eleştirisi bakımından önemlidir.

Gözler’in 2017 tarihli makalesindeki temel öneri, olağanüstü şartlar normal usulleri yetersiz bırakıyorsa KHK’nin genel koşul ve prosedürü belirlemesi, bireysel işlemin ise yetkili idarî makamca tesis edilmesidir. 667 sayılı KHK’nin yargı mensupları bakımından kurduğu “genel ölçüt → yetkili yargı kurulu → bireysel meslekten çıkarma kararı” yapısı, bu açıdan KHK ek listesiyle doğrudan ihraç modelinden farklıdır.[15]

Bu tespit, HSYK kararlarının otomatik olarak hukuka uygun olduğu anlamına gelmez. Aksine eleştirinin odağını değiştirir. Hâkim ve savcılar bakımından asıl soru “KHK isim listesiyle doğrudan mı ihraç etti?” sorusundan çok şu sorulara dönüşür: HSYK’nin bireysel kararı hangi somut olgulara dayanmıştır; ilgilinin savunması ne ölçüde alınmıştır; gerekçe kişi bakımından bireyselleştirilmiş midir; sonraki yargısal denetim bu eksiklikleri etkili biçimde incelemiş midir?

Burada biçim ile içerik arasındaki ayrım keskindir. Bireysel işlemin HSYK Genel Kurulunca tesis edilmiş olması, işlemin “bireysel” nitelikte bir merci tarafından verilmiş olduğunu gösterebilir; fakat kararın muhakemesinin bireyselleştirildiğini göstermez. Bir kararın başlığında kişinin adı bulunabilir, dosyasında kişiye ait belgeler bulunabilir ve yetkili organ bireysel işlem tesis etmiş olabilir; buna rağmen gerekçe, yüzlerce veya binlerce kişi bakımından aynı soyut formülle kurulmuşsa gerekçesel bireyselleştirme sorunu devam eder.

Bu nedenle kurumsal usule uygunluk, kararın esas bakımından denetlenebilirliğinin yerine geçirilemez. Yetkili makamın doğru olması, kullandığı ölçütün belirsizliğini; dosyanın mevcut olması, delilin zayıflığını; yeniden inceleme yolunun bulunması ise başlangıçtaki gerekçe eksikliğini kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Hukuk devleti bakımından asıl mesele, yetkinin kimin elinde olduğundan sonra o yetkinin hangi akıl yürütmeyle kullanıldığıdır.

VI. 2016/426 ve 2016/428 Sayılı HSYK Kararları: Bireyselleştirme Problemi

24 Ağustos 2016 tarihli 2016/426 sayılı kararın yayımlanan gerekçesinde çok sayıda veri kategorisinin Kurul üyelerinin incelemesine sunulduğu belirtilmiş ve 2.847 kişinin örgütle irtibat ve iltisaklarının bulunduğu değerlendirilmiştir. 31 Ağustos 2016 tarihli 2016/428 sayılı kararda da aynı yöntemle 543 kişi hakkında meslekten çıkarma kararı verilmiştir.[16]

Bu kararları değerlendirirken iki farklı “bireyselleştirme” türünün ayrılması gerekir.

A. Dosya-İçi Bireyselleştirme

Her kişinin özlük dosyası, atama geçmişi, soruşturma bilgisi, tanık beyanı veya iletişim kaydı gibi bireysel verilerinin bulunmasıdır. HSYK’nin yayımladığı ortak gerekçedeki veri kategorileri, Kurulun tamamen hiçbir bireysel veriye bakmadığını söylemeyi mümkün kılmaz.

B. Gerekçesel Bireyselleştirme

Kararın kendisinin, belirli kişi hakkında hangi somut olgunun neden güvenilir kabul edildiğini ve bu olgunun neden “irtibat/iltisak” sonucuna götürdüğünü açıklamasıdır. Yayımlanmış toplu gerekçe, her bir kişi bakımından bu bağlantı zincirini göstermemektedir.

Dosyada bireysel veri bulunması, karar gerekçesinin bireysel olduğu anlamına gelmez.

Bu ayrım, makalenin en temel eleştirel noktalarından biridir. Bir dosyanın kalın olması, bir kararın gerekçeli olduğu anlamına gelmez. Dosyada yüzlerce sayfa belge bulunabilir; ancak karar hangi belgenin belirleyici olduğunu, o belgenin neden güvenilir sayıldığını ve karşı delillerin neden ikna edici bulunmadığını göstermiyorsa, dosyanın hacmi hukukî muhakemenin yokluğunu gizleyen bir görüntüye dönüşebilir. Yargısal denetim de bu durumda “dosyada bilgi vardır” tespitinden öteye gidemez.

Gerekçesel bireyselleştirme, yalnız ilgilinin kendisini savunabilmesi için değil, karar merciinin kendi düşüncesini disipline etmesi için de gereklidir. Karar veren organ, olgudan sonuca geçiş zincirini yazıya dökmek zorunda kaldığında genellemeler, varsayımlar ve mantık sıçramaları görünür hâle gelir. Bu nedenle gerekçe, sonradan eklenen bir edebî açıklama değil; kararın hukukî doğruluğunu üretme sürecinin parçasıdır.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü etkili bir savunma ve yargısal denetim için ilgilinin yalnız “hakkında bazı bilgiler bulunduğunu” bilmesi yeterli değildir. Hangi verinin hangi hukukî sonucu doğurduğu anlaşılabilir olmalıdır. İdeal gerekçe zinciri şu şekilde kurulmalıdır:

OLGU → DELİLİN GÜVENİLİRLİĞİ → KİŞİYE AİDİYET → ÖRGÜTSEL BAĞIN NİTELİĞİ → İRTİBAT/İLTİSAK → MESLEKTE KALMANIN UYGUN OLMAMASI

29 Kasım 2016 tarihli yeniden inceleme kararlarında bazı meslekten çıkarma kararlarının kaldırılmış olması, ilk kararların geri dönülemez ve mutlak biçimde kapalı olmadığını gösterir. Bununla birlikte aynı organ tarafından yapılan yeniden inceleme, bağımsız dış yargısal denetimin yerini tutmaz.[17]

Bazı kararların yeniden inceleme sonunda kaldırılmış olması ayrıca iki yönlü okunmalıdır. Bir yandan sistemin bütünüyle kapalı olmadığını gösterir. Diğer yandan ilk değerlendirmelerde hata yapılabilmiş olduğunu fiilen ortaya koyduğu için, bireysel gerekçenin ve dış denetimin önemini daha da güçlendirir. Hata ihtimalinin soyut değil, somut biçimde gerçekleştiği bir alanda “Kurul değerlendirmiştir” cümlesi tek başına yeterli güvence sayılamaz. Kurulun nasıl değerlendirdiği ve yanlış pozitifleri hangi mekanizmayla ayıkladığı açıklanmalıdır.

VII. Venedik Komisyonu: Düşük Bağlantı Eşiği, Yüksek Bireyselleştirme İhtiyacı

Venedik Komisyonunun CDL-AD(2016)037 sayılı görüşü, konunun iki yönünü birlikte ele alması bakımından en dengeli uluslararası belgelerden biridir. Komisyon, meslekten çıkarma bakımından gerekli bağlantının ceza hukuku anlamındaki terör örgütü üyeliği kadar yoğun olmasının şart olmadığını kabul etmiştir. Bununla birlikte bağlantının anlamlı olması, demokratik anayasal düzene sadakat konusunda objektif kuşku yaratması ve masum ya da tesadüfî temasların dışlanması gerektiğini vurgulamıştır.[18]

Aynı görüş, çok sayıda kamu görevlisi ve yargı mensubu hakkında bireyselleştirilmiş ve gerekçeli kararların bulunmamasını eleştirmiş; özellikle delil standardı ile olguların kişiye bağlanmasının yargısal denetim bakımından önemine işaret etmiştir. Buna karşılık hâkimlerin doğrudan KHK ile değil, HSYK ve yüksek mahkemelerin yetkili organları tarafından çıkarılmış olmasını, olağanüstü koşullarda yargı bağımsızlığına belirli ölçüde saygı gösteren kabul edilebilir bir kurumsal tercih olarak değerlendirmiştir.

Bu ikili tespit önemlidir: HSYK’nin karar mercii olması başlı başına sorun değildir; kararın delil ve gerekçe bakımından bireyselleştirilmemesi sorun olabilir. Böylece kurumsal yetki ile karar kalitesi birbirinden ayrılır.

Venedik Komisyonunun yaklaşımındaki kritik denge şudur: ceza mahkûmiyetindeki kadar yüksek bir bağlantı yoğunluğu aranmaması, idarî tedbirin serbest kanaate bırakılması demek değildir. Tam tersine, “irtibat” ve “iltisak” ceza hukuku üyeliğinden daha esnek kavramlarsa, bu esneklik uygulayıcıya daha geniş açıklama yükümlülüğü getirir. Belirsizliği yüksek kavramların keyfîliğe dönüşmesini engellemenin yolu, her somut olayda kavramın hangi olgu nedeniyle gerçekleştiğini göstermektir.

Bu nedenle “eşik daha düşüktür” önermesi, tek başına devlet lehine çalışan bir formül değildir. Eşik düştükçe masum, tesadüfî veya meslekî temasların sisteme yanlış biçimde dâhil edilme ihtimali artar. Böyle bir alanda hukuk, daha az değil daha çok ayrıştırma yapmak zorundadır. Aksi hâlde “düşük eşik”, hukuken tanımlanmış bir tedbir standardı olmaktan çıkıp, istenilen her bağlantının sonradan örgütsel anlamla yüklenebildiği sınırsız bir takdir alanına dönüşür.

VIII. İltisak ve İrtibat: Cezaî Üyelikten Farklı Ama Hukuk Dışı Olmayan Eşik

667 sayılı KHK’nin kullandığı “iltisak” ve “irtibat” kavramları, ceza hukuku anlamındaki örgüt üyeliğinden farklıdır. Danıştay da meslekten çıkarma işlemini adlî veya disiplin cezasından farklı, millî güvenliğe karşı faaliyette bulunan yapıların kamu kurumlarındaki varlığını sona erdirmeye yönelik “olağanüstü tedbir” olarak nitelendirmiş; üyelik ve mensubiyetten daha az yoğun bir bağın irtibat/iltisak için yeterli olabileceğini kabul etmiştir.[19]

Bu ayrımın sonucu, ceza davasında mahkûmiyet bulunmamasının idarî meslekten çıkarma işlemini kendiliğinden hukuka aykırı hâle getirmemesidir. Aynı şekilde ceza davasında beraat, her durumda otomatik iade sonucu doğurmaz. Ancak idarî merci veya mahkeme bu durumda hangi bağımsız somut olguların irtibat veya iltisak sonucunu desteklemeye devam ettiğini açıklamak zorundadır.

Ceza hukukundan daha düşük bir ispat eşiği, gerekçelendirmeden daha düşük bir hukukilik eşiği değildir.

Düşük yoğunluklu bağlantı kavramı, “her türlü temas” anlamına gelemez. Aksi hâlde tesadüfî sosyal ilişkiler, sıradan meslekî temaslar, tek başına kariyer atamaları veya soyut kanaatler meslekten çıkarma için yeterli hâle gelir; bu da kavramı öngörülebilir bir hukuk standardı olmaktan çıkarıp sınırsız takdire dönüştürür.

İltisak ve irtibatın somutlaştırılması bakımından en az dört soru sorulmalıdır: Temasın zamanı nedir? Temasın yoğunluğu nedir? Temasın amacı ve bağlamı nedir? Temas, kişinin iradî ve örgütsel bir aidiyetini mi gösterir, yoksa meslekî, sosyal, tesadüfî veya zorunlu bir ilişki midir? Bu sorular cevaplanmadan salt temasın varlığından örgütsel bağ sonucuna geçmek, korelasyonu aidiyetle karıştırmak olur.

Örneğin aynı kurumda çalışmak, aynı lojmanda bulunmak, aynı kişilerce atanmış olmak, belirli bir eğitim kurumunda geçmişte bulunmak veya belirli sosyal çevrelerle temas etmiş olmak tek başına her durumda aynı anlamı taşımaz. Bu olgular ancak başka verilerle birlikte, kişinin davranış örüntüsü ve zaman içindeki ilişki biçimi açıklanarak hukukî ağırlık kazanabilir. Aksi yaklaşım, kişinin kendi eyleminden çok çevresinin kimliği üzerinden sorumlu tutulması sonucunu doğurur ki bu, bireysel sorumluluk fikriyle bağdaşmaz.

Bu çalışmada vardığım kanaat şudur: “iltisak” ve “irtibat” kavramlarını hukuken savunulabilir kılan şey, genişlikleri değil sınırlarının gösterilebilir olmasıdır. Kavramın cezaî üyelikten daha geniş olması mümkündür; fakat sınırı olmayan bir kavram artık hukukî ölçüt değil, karar verene bırakılmış bir sezgi alanıdır. Hukuk, özellikle mesleğin kalıcı biçimde sona erdirildiği bir işlemde sezgiyle yetinemez.

IX. Danıştay’ın Olağanüstü Tedbir Yaklaşımı ve Ex Post Denetim

7075 sayılı Kanun’un 11/2. maddesi, 667 sayılı KHK m. 3 ve 6749 sayılı Kanun m. 3 kapsamında meslekten çıkarılan hâkim ve savcıların kararın kesinleşmesinden itibaren altmış gün içinde ilk derece mahkemesi olarak Danıştayda dava açmasına imkân tanımıştır. Bu düzenleme, ilk dönemde tartışmalı olan yargı yolu sorununu daha sonra açık bir kanun hükmüyle çözmüştür.[20]

Danıştay Beşinci Dairesi, bu davalarda yargı mensuplarının sadakat yükümlülüğünü sıradan kamu görevlilerinden farklı biçimde, bağımsızlık ve tarafsızlık ilkeleri çerçevesinde hukuk devletine ve demokratik anayasal düzene sadakat olarak tanımlamaktadır. E.2017/7042, K.2021/2334 sayılı kararda örgüt evleri ve sınav hazırlık evlerine ilişkin tanık anlatımları bir arada değerlendirilerek iltisak ve irtibatın bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır.[21]

Danıştay içtihadında başlangıçta savunma alınmamış olmasının, olağanüstü koşullar çerçevesinde, sonraki yargılama sırasında tüm bilgi ve belgelerin ilgiliye bildirilmesi ve bunlara karşı etkili beyanda bulunma olanağı sağlanmasıyla telafi edilebileceği yaklaşımı da görülmektedir. Bu görüş tamamen savunmasız bir işlem modelini meşrulaştıracak biçimde geniş okunmamalıdır. Ex post telafi ancak sonraki yargısal süreç gerçekten tam, çekişmeli ve delillerin esası üzerinde etkili denetim sağlıyorsa anlamlıdır.

Ex post denetimin telafi edici sayılabilmesi için yalnız dava açma yolunun varlığı yeterli değildir. İlgili kişinin belirleyici delile erişebilmesi, delilin kaynağı ve güvenilirliği hakkında itiraz ileri sürebilmesi, lehine materyalin gerçekten tartışılması ve mahkemenin idarî merciin kanaatini tekrar etmek yerine kendi bağımsız değerlendirmesini kurması gerekir. Mahkemenin dosyaya erişemediği, gizlilik nedeniyle belirleyici delili tartışamadığı veya “idarenin takdiri” formülüyle maddî incelemeden kaçındığı bir modelde sonradan yargı yolu teorik olarak mevcut olsa bile etkili denetim zayıflar.

Daha önemlisi, sonradan yapılan yargılama ilk işlemin gerekçesini geriye dönük olarak icat edemez. Mahkeme, işlem tarihinde hiç kurulmamış bir neden zincirini sonradan bularak idarenin yerine geçmemelidir. Ex post yargılama, işlemin dayanağını denetlemeli ve gerekiyorsa eksikliği yaptırıma bağlamalıdır; başlangıçta mevcut olmayan bireysel muhakemeyi sonradan tamamlayarak işlem için yeni bir gerekçe üretmemelidir. Aksi hâlde gerekçe yükümlülüğü karar anına ilişkin bir hukukî zorunluluk olmaktan çıkar.

X. AYM’nin 2025 İçtihadı: N.E., A.S. ve Halit İnciroğlu

Anayasa Mahkemesi Genel Kurulunun 29 Mayıs 2025 tarihli üç kararı, ihraç denetiminin delile duyarlı niteliğini açık biçimde göstermektedir. N.E. (B. No. 2022/62466) ve A.S. (B. No. 2023/30928) başvurularında açık biçimde tespit edilen ByLock kullanımının, olağanüstü hâl şartları ve yargı mensuplarının demokratik anayasal düzene sadakat yükümlülüğü dikkate alındığında ciddi ve ikna edici delil olduğu kabul edilerek özel hayata saygı hakkının ihlal edilmediğine karar verilmiştir.[22]

Buna karşılık Halit İnciroğlu (B. No. 2023/38006) kararında AYM; başvurucunun meslekten çıkarılmasında belirleyici kullanılan tanık beyanının büyük ölçüde kişisel izlenimlerden oluştuğunu, belirli dönemde HSK müfettişliğine atanmış olmasının tek başına örgütsel bağa objektif temel sağlamadığını ve lehine olan delillerin yeterince değerlendirilmediğini belirterek ihlal sonucuna ulaşmıştır.[23]

Bu üç karar birlikte okunduğunda AYM’nin kategorik bir “ihraçlar hukuka uygundur/hukuka aykırıdır” doktrini kurmadığı görülür. Mahkeme, delilin niteliği ve kişiye bağlanma gücü üzerinden ayrım yapmaktadır. Bu yaklaşım, bu makalenin bireyselleştirme tezini desteklemektedir.

Bu içtihat çizgisinin en önemli tarafı, aynı hukukî çerçeve içinde farklı delil kalitelerine farklı sonuç bağlamasıdır. Bu, hukuk devleti bakımından sağlıklı bir işarettir. Çünkü bireyselleştirme, ancak benzer görünen dosyaların farklılaşabildiği kabul edildiğinde gerçek anlam kazanır. Açık ve teknik biçimde kişiye bağlanan bir dijital veri ile kişisel izlenime dayanan soyut bir tanık kanaatinin aynı delil ağırlığında görülmemesi gerekir. Aksi hâlde “delil vardır” ifadesi, delilin niteliğini tartışmayı gereksiz kılan bir etikete dönüşür.

XI. 2026’ya Uzanan İçtihat: B.K., Sinan Ulu ve Sümeyra Bakla

AYM’nin 13 Mart 2026 tarihli basın duyurusunda yer verilen B.K. (B. No. 2023/38927), Sinan Ulu (B. No. 2023/57158) ve Sümeyra Bakla (B. No. 2023/46215) kararları, 2025’te oluşan standardın devam ettiğini göstermektedir. B.K. başvurusunda ilgili ve yeterli ciddi objektif temelin ortaya konulmadığı sonucuyla ihlal bulunurken, Sinan Ulu ve Sümeyra Bakla başvurularında somutlaştırılmış tanık anlatımları ve örgütsel toplantılara ilişkin yargısal tespitler ihlal bulunmaması sonucuna katkıda bulunmuştur.[24]

Bu kararlar özellikle tanık delilinin niteliği bakımından önemlidir. “Falanca kişinin örgüt mensubu olduğunu düşünüyorum” türü soyut kanaat ile kişinin belirli tarih, yer, toplantı, davranış veya örgütsel işlevine ilişkin doğrudan gözlem arasında hukukî değer farkı vardır. Yargısal denetim bu farkı görünür kılmalıdır.

Tanık delili bakımından da sayı değil içerik esastır. Birden çok kişinin aynı soyut kanaati tekrar etmesi, beyanların temelindeki doğrudan gözlem yoksa otomatik olarak güçlü delil üretmez. Buna karşılık tek bir tanığın tarih, yer, olay, toplantı ve kişinin davranışını somut biçimde açıklayan doğrudan gözlemi daha yüksek ispat değeri taşıyabilir. Yargısal denetimin görevi, “kaç tanık var?” sorusundan önce “tanık neyi, nasıl biliyor?” sorusunu sormaktır.

XII. AİHM ve Karşılaştırmalı Avrupa Standardı

A. Bilgen: Hâkimin Kariyer Kararına Karşı Yargısal Koruma

Bilgen/Türkiye kararında AİHM, bir hâkimin rızası dışında daha düşük dereceli bir yargı çevresine nakline karşı etkili yargısal denetim bulunmamasını AİHS m. 6 bakımından incelemiş; yargı bağımsızlığını koruyan usul güvencelerinin hâkimin kariyerine ilişkin işlemlerde de önem taşıdığını belirtmiştir. Mahkemeye göre hâkimlerin devlete sadakat ilişkisi, yürütme erkine sadakat değil, hukuk devleti ve demokrasiye sadakattir.[25]

B. Baka ve Grzęda: Görev Güvencesi ve Mahkemeye Erişim

Baka/Macaristan [BD] kararında Yüksek Mahkeme Başkanının görev süresinin erken sona erdirilmesi ve buna karşı mahkemeye erişememesi AİHS m. 6 ihlali doğurmuştur. Grzęda/Polonya [BD] kararında da hâkim olan Yargı Konseyi üyesinin görev süresinin erken sonlandırılmasına karşı yargısal denetim bulunmaması ihlal sayılmış; yargı bağımsızlığının hâkimin yalnız karar verme faaliyetiyle değil, yargı yönetimindeki resmî statüsüyle de bağlantılı olduğu vurgulanmıştır.[26]

Bu kararlar Türkiye’deki 667 sayılı KHK ihraçlarının maddî esasını doğrudan çözmez; ancak hâkimin statüsünü ağır biçimde etkileyen işlemlerin etkili ve bağımsız yargısal incelemeye açık olması gerektiği yönünde güçlü karşılaştırmalı standart oluşturur.

Bu karşılaştırmalı içtihatlar doğrudan “667 sayılı KHK uyarınca kim ihraç edilmeliydi?” sorusuna cevap vermez. Bunları maddî örgütsel bağın kanıtı gibi kullanmak yanlış olur. Verdikleri daha sınırlı fakat güçlü mesaj, hâkimin statüsüne yapılan ağır müdahalenin hukukî denetimin dışında bırakılmaması gerektiğidir. Hâkimin görev güvencesi, bireysel bir iş güvencesinden öte, mahkemelerin yapısal bağımsızlığıyla ilgilidir.

Bu nedenle AİHM hattının bu makaleye katkısı, Türk makamlarının yerine geçerek delil tartmak değil; delil tartma sürecinin bağımsız ve gerçek bir yargısal denetime açık olması gerektiğini göstermektir. Karşılaştırmalı standardın doğru kullanımı, ulusal hukuku ikame etmek değil, ulusal hukukun kendi anayasal güvencelerini daha tutarlı yorumlamasına yardımcı olmaktır.

C. Pişkin ve Eminağaoğlu: Sonraki Denetimin Gerçekliği

Pişkin/Türkiye kararı doğrudan hâkim veya savcıya ilişkin değildir; OHAL sonrasında iş sözleşmesi feshedilen bir çalışana ilişkindir. Bununla birlikte AİHM’nin temel ilkesi genellenebilir: ilk işlemin hızlandırılmış veya sınırlı usulle yapılması, sonraki mahkemenin olgusal ve hukukî iddiaları gerçekten inceleyen tam bir yargısal denetim yapması gereğini ortadan kaldırmaz. Eminağaoğlu/Türkiye ise yargı mensuplarına uygulanan disiplin tedbirlerinin AİHS güvenceleriyle ilişkisini göstermektedir.[27]

XIII. Delil Türlerine Göre Bireyselleştirme

A. ByLock

AYM’nin N.E. ve A.S. kararları, açık biçimde kişiye atfedilen ByLock kullanımının tek başına ciddi ve ikna edici delil sayılabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte ByLock’un ceza hukuku içindeki anlamı ile idarî/meslekî tedbir bakımından işlevi özdeş değildir. Her iki alanda da temel sorun verinin kişiye doğru biçimde aidiyeti ve teknik tespitin güvenilirliğidir. Bu nedenle delilin türü güçlü olsa dahi “kişiye aidiyet” aşaması atlanamaz.

Dijital delil söz konusu olduğunda “teknik olarak güçlü” nitelemesi dahi otomatik sonuç üretmemelidir. Kullanıcı eşleştirmesi, cihaz veya hat aidiyeti, veri bütünlüğü, tespit yönteminin açıklanabilirliği ve varsa çelişkili teknik raporların nasıl giderildiği önemlidir. Delilin türünün kamuoyunda güçlü bir çağrışım yaratması, mahkemenin teknik aidiyet tartışmasını atlamasına izin vermez. Güçlü delil, denetlenmeye ihtiyaç duymayan delil değildir; denetimden geçtikten sonra güçlü olduğu gösterilebilen delildir.

B. Tanık Beyanı

Tanık beyanının hukukî değeri, kaynağın doğrudan gözleme mi yoksa duyuma, kanaate veya örgütsel etiketlemeye mi dayandığına göre değişmelidir. Halit İnciroğlu ve B.K. çizgisi, kişisel izlenime dayanan soyut nitelemelerin tek başına yeterli olmayabileceğini; Sinan Ulu ve Sümeyra Bakla çizgisi ise somut ve kişisel gözleme dayalı anlatımların daha güçlü delil oluşturabileceğini göstermektedir.

Özellikle örgütsel yapılara ilişkin soruşturmalarda tanık ve itirafçı beyanlarının önemli bir bilgi kaynağı olduğu inkâr edilemez. Fakat bu alan aynı zamanda sosyal husumet, hatalı hatırlama, başkasından duyma, kendini kurtarma motivasyonu veya mevcut olayları sonradan örgütsel bir çerçevede yeniden anlamlandırma risklerini de taşır. Bu nedenle mahkeme, beyanı yalnız içeriği bakımından değil, kaynağı, zamanlaması, tutarlılığı, dışsal destekleri ve kişinin savunmasıyla çatışan yönleri bakımından da tartmalıdır.

C. Atama ve Kariyer Örüntüsü

Belirli dönemde “kritik” kabul edilen görevlere atanmış olmak, bağlam sağlayabilir; fakat tek başına örgütsel aidiyetin kanıtı hâline getirildiğinde döngüsel bir akıl yürütme tehlikesi doğar: “örgüt bu atamalarda etkiliydi; kişi atandı; öyleyse kişi örgütle bağlantılıdır.” Bu çıkarım, atama sürecinin kişi bakımından neden örgütsel bağ gösterdiğini açıklayan ek olgular olmadıkça yeterli değildir.

Atama ve kariyer verilerindeki en ciddi metodolojik tehlike, sonucun öncül hâline getirilmesidir. Eğer belirli bir dönemde yapılan bazı atamalarda örgütsel etkinin bulunduğu kabulünden hareketle her atanan kişi örgütle ilişkili sayılırsa, kişinin bağımsız iradesine ilişkin hiçbir ayrı kanıta ihtiyaç kalmaz. Bu, bireyselleştirmeyi fiilen ortadan kaldırır. Atama ancak atamanın kişi bakımından nasıl gerçekleştiğini, kişinin bu süreçteki ilişkisini veya başka delillerle doğrulanan örgütsel bağını gösteren ek olgularla birlikte anlamlı olabilir.

XIV. Masumiyet Karinesi ve Tedbir–Ceza Ayrımı

Meslekten çıkarma işleminin ceza hukuku anlamında mahkûmiyet olmaması, masumiyet karinesini bütünüyle ilgisiz hâle getirmez. Ancak idarî tedbirin varlığı için mutlaka ceza mahkûmiyeti aranması da doğru değildir. Esas ayrım, idarî makam ve mahkemelerin kişiyi kesin biçimde suç işlemiş ilan eden bir dil kullanıp kullanmadığı ve meslekî tedbirin bağımsız idarî ölçütlerle gerekçelendirilip gerekçelendirilmediğidir.

AYM’nin 2025–2026 kararlarında masumiyet karinesi şikâyetlerinin çoğu kabul edilemez bulunurken özel hayata saygı hakkı üzerinden delil ve gerekçe denetimi yapılması, anayasal incelemenin ağırlık merkezinin burada olduğunu göstermektedir. Bu, tedbirin ceza olmadığını kabul etmekle birlikte keyfîliğe karşı maddî ve usulî güvencelerin sürdürülmesi anlamına gelir.

Tedbir-ceza ayrımında dil özellikle önemlidir. İdarî veya statüsel bir tedbirin gerekçesi, kişiyi kesin biçimde ceza hukuku anlamında suçlu ilan eden ifadeler kullanıyorsa, “bu sadece idarî tedbirdir” demek ortaya çıkan masumiyet karinesi sorununu tek başına çözmez. Buna karşılık ceza mahkûmiyeti bulunmaması da kamu görevine ilişkin her risk değerlendirmesini imkânsız kılmaz. Denge, kurumun kendi görev alanına ilişkin bağımsız ölçütleri kullanması ve cezaî suçluluk hakkında hüküm kurmamasıdır.

Bu ayrım, beraat kararlarının değerlendirilmesinde de önem taşır. Beraat, özellikle “fiilin hiç gerçekleşmediği”, “delilin kişiye ait olmadığı” veya “tanık beyanının güvenilir olmadığı” gibi maddî tespitler içeriyorsa, idarî yargı bu tespitleri görmezden gelemez. Farklı ispat eşiği, aynı olgunun maddî varlığı konusunda birbirinden habersiz iki hukuk dünyası kurulabileceği anlamına gelmez.

XV. Savunma Hakkı: Önceden mi, Sonradan mı?

Olağanüstü hâlin ilk günlerinde çok hızlı işlem yapılması gereği, önceden savunma alınmasının bazı durumlarda pratik olarak sınırlandırılmasını açıklayabilir. Ancak “ivedilik” kalıcı bir savunmasızlık rejimine dönüştürülemez. Bir tedbir önceden tam çekişmeli süreç olmadan alınmışsa, sonraki aşamada ilgilinin isnadın temelini öğrenebilmesi, aleyhteki delillere cevap verebilmesi, lehine delil sunabilmesi ve bunların bağımsız mahkemece gerçekten değerlendirilmesi gerekir.

Bu nedenle ex ante ve ex post güvenceler birbirinin mekanik alternatifi değildir. İlk aşamadaki eksiklik ne kadar büyükse, sonraki yargısal denetimin yoğunluğu o kadar yüksek olmalıdır. Aksi hâlde sonradan dava açabilmek yalnız biçimsel başvuru hakkına dönüşür.

Savunma hakkının gerçek değeri, karar verilmeden önce veya sonra bir dilekçe sunabilmekten ibaret değildir. Savunma, isnadın ne olduğunu bilme ve karar vereni yanılabileceği ihtimaliyle yüzleştirme imkânıdır. İlgili kişi hangi delilin belirleyici olduğunu bilmiyorsa, karşı delil sunma hakkı teorik kalır. Bu nedenle “savunma imkânı vardı” tespiti, savunmanın konusu ve kapsamı gösterilmeden yeterli sayılamaz.

Olağanüstü hâlin ilk günlerindeki zaman baskısı, bazı işlemlerde ön savunmanın daralmasını açıklayabilir; fakat yıllar sonra süren yargısal denetimde aynı ivedilik gerekçesi artık geçerli değildir. Başlangıçtaki aciliyetin yıllar sonra dahi delile erişim, gerekçenin açıklığı veya mahkemenin inceleme yoğunluğunu sınırlayan kalıcı bir gerekçeye dönüşmesi, geçici istisnanın olağan hukuk tekniğine dönüşmesi riskini doğurur.

XVI. Gerekçenin Fonksiyonu: Sonucu Bildirmek Değil, Akıl Yürütmeyi Görünür Kılmak

Gerekçeli karar hakkı bu alanda yalnız usulî formalite değildir. Gerekçe üç işlev görür: ilgilinin kendisine yöneltilen isnadı anlamasını sağlar; mahkemenin veya idarî merciin keyfî kanaat yerine hukukî akıl yürütme yürüttüğünü görünür kılar; üst veya dış denetim merciine kararın denetlenebilir bir nesnesini sunar.

“Dosyadaki bilgi ve belgeler birlikte değerlendirildiğinde irtibat ve iltisak bulunduğu kanaatine varılmıştır” formülü, hangi bilgi ve belgenin hangi nedenle belirleyici olduğunu göstermediği sürece sonuç cümlesidir; tam anlamıyla gerekçe değildir. Özellikle meslekten sürekli çıkarma gibi kişinin meslekî kimliğini ağır ve kalıcı biçimde etkileyen işlemlerde gerekçenin yoğunluğu da artmalıdır.

Bir kararın gerekçesi ile sonucu arasındaki fark burada belirleyicidir. “İltisak bulunduğu kanaatine varılmıştır” cümlesi, hukukî sonucu bildirir; bu sonuca nasıl varıldığını göstermez. Gerekçe ise kararı dışarıdan okuyan kişinin, kararı veren makamla aynı sonuca katılmasa bile, o sonuca hangi maddî ve hukukî adımlarla ulaşıldığını anlayabilmesini sağlar. Denetlenebilirlik tam olarak budur.

Gerekçesiz veya görünürde gerekçeli kararın en ağır sonucu yalnız ilgili kişinin savunma imkânını zayıflatması değildir. Böyle bir karar, üst mahkemeyi de delil ve hukukî nitelendirme hakkında gerçek bir inceleme yapmaktan mahrum bırakır. Gerekçe yoksa denetlenecek bir muhakeme zinciri de yoktur. Bu durumda yargısal denetim, kararın düşünsel yapısını sınamak yerine sonuçla dosya arasında sonradan bir uyum aramaya dönüşebilir.

Bu sebeple ağır ve kalıcı sonuç doğuran meslekten çıkarma işlemlerinde gerekçe yoğunluğunun da yüksek olması gerektiği kanaatindeyim. Bir kişinin meslekî statüsünü, itibarını ve geleceğini kökten değiştiren kararın, basmakalıp birkaç cümleyle açıklanması hukukî sonuç ile gerekçe arasındaki orantıyı bozar. Kararın ağırlığı arttıkça, karar vericinin açıklama borcu da artmalıdır.

XVII. Beş Aşamalı Bireyselleştirilmiş OHAL İhraç Denetimi Testi

Türk ve karşılaştırmalı kaynaklardan hareketle aşağıdaki test önerilmektedir. Testin tek tek unsurları mevcut hukukta tamamen yeni değildir; özgün öneri, bunların sıralı ve bütünleşik biçimde yargı mensubu ihraçlarına uygulanmasıdır.

1. Maddî Dayanak Testi

Kişi hakkında doğrulanabilir ve bireysel bir maddî olgu bulunmalıdır. Sırf genel örgüt anlatısı, toplu liste, soyut kanaat veya başka kişiler hakkında tespit yeterli değildir.

Bu ilk aşama bir “dosyada herhangi bir veri var mı?” testi değildir. Aranan olgu, kişiye özgülenebilir, doğrulanabilir ve örgütsel bağ iddiasıyla ilişkilendirilmeye elverişli olmalıdır. Genel dönem değerlendirmeleri, kurum içindeki güç dengeleri veya başkaları hakkındaki tespitler ancak bağlam oluşturabilir; kişinin kendi durumuna ilişkin maddî olgunun yerini alamaz. İlk aşama geçilemiyorsa sonraki aşamalara geçmek, delilsiz bir kanaati gerekçelendirmeye çalışmak anlamına gelir.

2. Güvenilirlik ve Aidiyet Testi

Delilin kaynağı, elde edilme yöntemi ve güvenilirliği incelenmeli; veri gerçekten ilgili kişiye mi aittir sorusu cevaplanmalıdır. Tanık beyanında doğrudan gözlem–duyum ayrımı; dijital veride teknik aidiyet; resmî kayıtta bağlam kontrol edilmelidir.

İkinci aşamada yalnız delilin mevcut olup olmadığı değil, “bu delile neden güveniyoruz?” sorusu sorulur. Bir tanık beyanı, dijital kayıt veya resmî belge kendi başına dokunulmaz doğruluk varsayımı taşımaz. Delilin kaynağındaki hata ihtimali, aidiyet sorunu, çelişki ve bağlam eksikliği tartışılmalıdır. Özellikle kişinin itiraz ettiği temel delilde mahkemenin bu itirazı cevaplamaması, testin bu aşamasını işlevsiz bırakır.

3. Zamansal ve Nedensel Örgütsel Bağ Testi

Somut olgunun neden irtibat veya iltisak gösterdiği açıklanmalıdır. Masum, tesadüfî veya zorunlu meslekî temaslar dışlanmalı; olgunun zaman, yoğunluk ve örgütsel fonksiyonla bağlantısı kurulmalıdır.

Üçüncü aşama, maddî olgu ile hukukî sonuç arasındaki köprüdür. Bir olgunun gerçek olması, onun mutlaka örgütsel bağ anlamına geldiğini göstermez. Aynı davranış farklı bağlamlarda tamamen farklı hukukî anlamlar taşıyabilir. Bu nedenle zaman, süreklilik, yoğunluk, gizlilik, karşılıklılık, örgütsel fonksiyon ve kişinin iradesi gibi unsurlar birlikte değerlendirilmelidir. “Olgu var, öyleyse iltisak var” biçimindeki kısa devre muhakeme bu aşamada reddedilir.

4. Savunma ve Bireyselleştirilmiş Gerekçe Testi

İlgili kişi temel isnadı ve belirleyici delili öğrenebilmeli, karşı delil sunabilmeli ve karar mercii leh ve aleyhteki materyali birlikte değerlendirerek kişiye özgü gerekçe kurmalıdır. Gerekçenin zinciri “olgu → güvenilirlik → kişiye aidiyet → örgütsel anlam → irtibat/iltisak → meslekî sonuç” şeklinde izlenebilir olmalıdır.

Dördüncü aşama, delil değerlendirmesini çekişmeli hâle getirir. Karar verici yalnız aleyhte materyali sıralamakla yetinemez; kişinin sunduğu karşı açıklamaları, beraat kararlarını, teknik raporları, tanık çelişkilerini veya masum temas ihtimalini de tartışmalıdır. Lehe delilin metinde hiç görünmemesi, onun gerçekten değerlendirildiğini kanıtlamayı güçleştirir. Bireyselleştirilmiş gerekçe, tam da bu karşılıklı materyalin neden bir yönde ağır bastığını göstermelidir.

5. Yoğun ve Etkili Yargısal Denetim Testi

Bağımsız mahkeme yalnız işlemin varlığını değil; temel olguların doğruluğunu, delilin güvenilirliğini, irtibat/iltisak hukukî nitelendirmesini, karşı delilleri ve tedbirin olağanüstü hâlin gerekleriyle ölçülülüğünü incelemelidir. İlk aşamada savunma sınırlı tutulmuşsa, sonradan yapılacak denetim özellikle yoğun olmalıdır.

Beşinci aşamada mahkemenin rolü, idarî işlemin üzerine “yargısal onay” damgası basmak değildir. Mahkeme, maddî olgunun varlığını, delilin kişiye aidiyetini, irtibat/iltisak nitelendirmesinin mantıksal ve hukukî geçerliliğini ve karşı delillerin neden reddedildiğini kendi gerekçesiyle ortaya koymalıdır. Özellikle ilk işlemin gerekçesi zayıfsa, mahkemenin denetim yoğunluğu daha yüksek olmalıdır; çünkü sonradan yargı, ancak gerçekten bağımsız ve kapsamlıysa başlangıçtaki usul eksikliğini kısmen telafi edebilir.

Toplu tehdide verilecek hukuk devleti cevabı, toplu suçluluk değil bireyselleştirilmiş hukuktur.

Bu formül yalnız retorik bir sonuç cümlesi değildir. Toplu tehdit, devletin kurumsal ölçekte tedbir almasını gerektirebilir; ancak hukukî sorumluluk ve statü kaybı kişiye bağlanırken topluluğun özellikleri kişinin yerine geçirilemez. Hukuk devleti, tehdidi küçümsemek zorunda değildir; fakat tehditle mücadele ederken kişiyi görünmez kılmamak zorundadır.

XVIII. Testin Örnek Uygulamaları

A. Salt Kariyer Ataması

Kişinin belirli dönemde kritik bir göreve atanmış olması tek başına Maddî Dayanak Testini kısmen karşılayabilir; fakat Zamansal ve Nedensel Örgütsel Bağ Testini geçmez. Atamanın kişinin örgütsel ilişkisiyle nasıl bağlantılı olduğu ek olgularla açıklanmalıdır.

Örneğin bir kişinin belirli bir dönemde yüksek görünürlüğe sahip veya stratejik sayılan bir göreve getirilmesi, soruşturmayı başlatan bir emare olabilir. Fakat atamanın objektif meslekî kriterlerle açıklanabildiği, kişinin atama sürecinde örgütsel bir temasının gösterilemediği ve başka delilin bulunmadığı durumda salt kariyer başarısından örgütsel aidiyet çıkarmak ciddi bir mantık hatasıdır. Kariyer verisi, tek başına “kim tarafından seçildi?” sorusunu cevaplar; “hangi örgütsel iradeye bağlıydı?” sorusunu değil.

B. Soyut Tanık Kanaati

“Örgüt mensubu olduğunu biliyorum” biçimindeki, kaynağı ve gözlem temeli açıklanmayan beyan Güvenilirlik Testinde zayıftır. Aynı beyan belirli toplantı, tarih, görev ve davranışları doğrudan gözlemle açıklıyorsa değeri artar.

Beyan “onu şu tarihte şu toplantıda gördüm; şu kişiyle birlikte şu görevi yürüttü” biçiminde somutlaşıyorsa, inceleme başka bir düzeye geçer. Buna rağmen mahkeme beyanın zamanını, tanığın olayı nasıl hatırladığını, başka delillerle uyumunu ve başvurucunun açıklamasını tartışmalıdır. Somutluk, otomatik doğruluk değil; denetlenebilirlik sağlar.

C. Teknik Olarak Doğrulanmış Gizli Haberleşme Kullanımı

Kişiye teknik olarak güvenilir biçimde atfedilen, örgütsel amaçlı özel haberleşme uygulamasının kullanımı maddî dayanak ve örgütsel bağ bakımından yüksek ağırlık taşıyabilir. Ancak teknik aidiyetin tartışmalı olduğu durumda mahkeme bu tartışmayı cevaplamadan sonuca gidemez.

Burada da iki ayrı soru korunmalıdır: uygulamanın örgütsel niteliği ve kullanıcının gerçekten ilgili kişi olup olmadığı. İlk soru hakkında genel bir yargısal kabul bulunması, ikinci soruyu gereksiz hâle getirmez. Kişiye aidiyet teknik olarak tartışmalıysa, güçlü kabul edilen delilin temel bağlantı halkası eksik demektir.

D. Ceza Beraati Sonrası İdari Tedbir

Beraat, idarî tedbiri otomatik olarak ortadan kaldırmaz; fakat idarî yargı ceza yargılamasındaki lehe tespitleri görmezden gelemez. İrtibat/iltisak sonucunun ceza üyeliğinden bağımsız hangi olgulara dayandığını ayrıca açıklamalıdır.

Buna karşılık idarî yargının “ispat standardımız farklıdır” diyerek beraat kararındaki her maddî tespiti kenara bırakması da kabul edilemez. Farklı ispat standardı, farklı olgusal gerçeklik yaratmaz. Ceza mahkemesi belirli bir dijital verinin kişiye ait olmadığını veya bir tanığın güvenilir bulunmadığını ayrıntılı biçimde tespit etmişse, idarî yargı aynı veriye dayanacaksa neden farklı sonuca ulaştığını açıklamak zorundadır.

XIX. İki Yönlü Yargı Bağımsızlığı Tezinin Sonuçları

Yargı bağımsızlığı yalnız “hâkimi devletten koruma” ilkesi olarak kurulduğunda, yargının hukuk dışı özel güç ağları tarafından ele geçirilmesi ihtimali teorinin kör noktasında kalır. Tersine “devleti örgütten koruma” ilkesi mutlaklaştırıldığında, hâkimlik teminatı ve bağımsız yargısal denetim olağanüstü hâlin engeli gibi görülür.

İki yönlü model bu ikilemi reddeder. Hâkimin bağımsızlığı bir ayrıcalık değil, yurttaşın bağımsız mahkemede yargılanma hakkının kurumsal aracıdır. Bu nedenle gizli örgütsel hiyerarşiye bağlı hâkim de, keyfî biçimde görevden alınabilen hâkim de aynı kamusal değeri zedeler: yurttaşın karar veren kişinin yalnız hukuka bağlı olduğuna güvenini.

Bu modelde hâkimlik teminatının amacı “hâkimi ne olursa olsun görevde tutmak” değildir. Amaç, görevden çıkarma dâhil kariyer işlemlerinin ancak hukukça tanımlanmış, bireyselleştirilmiş ve denetlenebilir nedenlerle yapılmasını sağlamaktır.

Burada korunması gereken şey kişinin makamı değil, makamın hukuka bağlılığıdır. Hukuk dışı bir örgütsel iradeye bağlı hâkim, bağımsızlık güvencesinin korumak istediği değeri içeriden aşındırır. Buna karşılık somut delil olmaksızın görev güvencesini kaybedebileceğini düşünen hâkim de dış baskıya açık hâle gelir. Bu iki risk farklı siyasî anlatılara ait görünse de hukuk teorisi bakımından aynı sorunda birleşir: yargısal iradenin hukuktan başka bir güce bağlanması.

Bu nedenle iki yönlü bağımsızlık tezi, yalnız 2016 sonrasına ilişkin tarihsel bir okuma olarak görülmemelidir. Gelecekte hangi siyasal iktidar, hangi örgüt, hangi ideolojik ağ veya hangi olağanüstü tehdit söz konusu olursa olsun uygulanabilecek daha genel bir ilke önerir: yargıyı ele geçirmeye çalışan özel güçlere karşı da, yargıyı denetimsiz biçimde yeniden şekillendirmeye çalışan kamusal güce karşı da aynı hukuk devleti standardı işletilmelidir.

XX. Sonuç

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü sonrasında devletin, yargı erki içinde demokratik anayasal düzene sadakati ortadan kaldıran gerçek örgütsel bağlılıkları süratle bertaraf etmekte meşru ve güçlü bir menfaati vardı. Yargı yetkisinin hukuk dışı bir hiyerarşiye bağlanması, yargı bağımsızlığı ilkesinin kendisini ortadan kaldırabilecek niteliktedir.

Ancak tam da bu nedenle meslekten çıkarma süreci yargı bağımsızlığını koruyan hukukî standartlara tâbi olmak zorundadır. Hâkimlik teminatı, örgüt mensuplarına bağışıklık sağlayan kişisel imtiyaz değil; bir hâkim veya savcının hukuk dışı bağlılıkla suçlanmasının somut ve bireysel olarak gösterilmesini sağlayan kurumsal güvencedir.

Çalışmanın ilk sonucu, KHK ekiyle doğrudan yapılan ihraçlar ile 667 sayılı KHK m. 3 kapsamında HSYK/HSK tarafından verilen meslekten çıkarma kararlarının aynı hukukî işlem tipi olarak değerlendirilmemesi gerektiğidir. Yargı mensupları bakımından 667 sayılı KHK, genel maddî ölçütü ve yetkili organı belirlemiş; bireysel kararı HSYK Genel Kuruluna bırakmıştır. Bu yapı, Gözler’in genel norm–yetkili idarî merci–bireysel işlem modeline biçimsel olarak KHK ek listelerinden daha yakındır. Bu nedenle en güçlü eleştiri karar organının varlığından çok, kararın bireysel delil, savunma ve gerekçe standardına yönelmelidir.

İkinci sonuç, dosya-içi bireyselleştirme ile gerekçesel bireyselleştirmenin ayrılması gerektiğidir. Kişi hakkında bireysel verilerin dosyada bulunması, kararın hangi veri üzerinden neden irtibat veya iltisak sonucuna ulaştığını göstermediği sürece tek başına yeterli değildir.

Üçüncü sonuç, iltisak ve irtibat kavramlarının cezaî örgüt üyeliğinden daha düşük yoğunluklu bağlantıları kapsayabilmesidir. Venedik Komisyonu, Danıştay ve AYM içtihadı bu ayrımı desteklemektedir. Fakat bu düşük bağlantı eşiği, hukukilik eşiğini düşürmez. Masum ve tesadüfî temasların elenmesi, delilin kişiye aidiyetinin gösterilmesi ve bağlantının objektif olgularla gerekçelendirilmesi gerekir.

Dördüncü sonuç, AYM’nin 2025–2026 kararlarının delile duyarlı bir standart oluşturduğudur. Açık ve güvenilir ByLock tespitlerinde ihlal bulunmazken, kişisel izlenime dayalı tanık kanaati ve soyut kariyer varsayımlarıyla kurulan kararlar ihlal sonucuna yol açabilmektedir. Aynı şekilde kişisel gözleme dayalı somut tanık anlatımları bazı başvurularda yeterli kabul edilebilmektedir. Bu, hukukî değerlendirmenin delil türüne değil delilin güvenilirliği ve bireysel bağ kurma gücüne odaklanması gerektiğini gösterir.

Beşinci sonuç, etkili yargısal denetimin hâkimlik teminatının ayrılmaz parçası olduğudur. Bilgen, Baka ve Grzęda kararlarında görüldüğü üzere yargı mensubunun statüsüne ağır müdahale eden işlemlerde mahkemeye erişim ve gerçek yargısal denetim, yalnız bireysel hak değil yargının kurumsal bağımsızlığını koruyan araçtır.

Sonuç olarak bu çalışma şu formülü önermektedir:

Bu çalışmada ulaştığım kanaat, meselenin “devlet mi, hâkim mi?” ikilemi içine sıkıştırılmasının yanlış olduğudur. Demokratik devletin kendisini ve yargısını hukuk dışı örgütsel yapılanmalardan koruma hakkı vardır; hatta bu, anayasal düzeni koruma görevinin bir parçasıdır. Fakat devlet bu görevi yerine getirirken kimin gerçekten bu yapılanmayla bağlı olduğunu somutlaştırmak, masum veya tesadüfî temasları ayıklamak, ilgilinin savunmasını mümkün kılmak ve kararını bağımsız mahkemenin denetimine açmak zorundadır.

En sert eleştiri de tam burada yöneltilmelidir: Hukuk devleti, yalnız doğru kişilerin cezalandırıldığı veya kamu görevinden uzaklaştırıldığı varsayımına dayanamaz; doğru sonuca hukukî olarak denetlenebilir bir yoldan ulaşıldığını göstermek zorundadır. “Sonuç muhtemelen doğrudur” düşüncesi, gerekçesizliğin, delil belirsizliğinin veya savunma eksikliğinin mazereti olamaz. Hukukta doğru sonucun değeri, ona nasıl ulaşıldığından bağımsız değildir.

Bir devletin olağanüstü tehdide karşı gücü, hukuku ne kadar askıya alabildiğiyle değil, tehdit en ağır hâlindeyken dahi hukukî ayrımları koruyabilmesiyle ölçülmelidir. Gerçek örgütsel bağlılığı bulunan ile bulunmayanı ayırmak, şüphe ile kanıtı, temas ile aidiyeti, dosyada veri bulunması ile gerekçeli karar kurulmasını, dava yolu bulunması ile etkili denetimi birbirinden ayırmak bu nedenle yalnız bireysel adaletin değil, yargının kurumsal meşruiyetinin şartıdır.

Olağanüstü hâl ispat standardının niteliğini değiştirebilir; gerekçenin, bireyselleştirmenin ve etkili yargısal denetimin varlığını ortadan kaldıramaz.

Ve yargı bağımsızlığının iki yönünü tek cümlede birleştiren nihai ilke şudur:

Yargı, ne siyasal iktidarın ne de gizli örgütsel iktidarın yargısı olabilir; yalnız hukukun yargısı olabilir.

Hukuk devleti açısından asıl başarı, bir tehdidi bertaraf ederken hukuku da bertaraf etmemektir.

Kaynakça

Türkçe Kaynaklar

Altıparmak, Kerem. “Ölü Doğan Çocuk: 685 Sayılı KHK ile Kurulan OHAL Komisyonu.” Ankara Barosu Dergisi 75/1 (2017): 69–88.

Ardıçoğlu, M. Artuk. “Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu İşlemlerinin Hukuki Niteliği.” Ankara Barosu Dergisi 75/2 (2017): 25–56. doi:10.30915/abd.463624.

Demirkent, Dinçer. “OHAL KHK Ekli Listeleri Vasıtasıyla İhraç İşlemlerinin İdari ve Yargısal Denetimi Sorunu.” İstanbul Hukuk Mecmuası 83/4 (2026): 1584–1598. doi:10.26650/mecmua.2025.83.4.0013.

Gözler, Kemal. “Olağanüstü Hal Rejimlerinde Özgürlüklerin Sınırlandırılması Sistemi ve Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamelerinin Hukukî Rejimi.” Ankara Barosu Dergisi 47/4 (1990): 561–590.

Gözler, Kemal. “15 Temmuz Kararnameleri: Olağanüstü Hâl Kanun Hükmünde Kararnamelerinin Hukukî Rejiminin İfsadı Hakkında Bir İnceleme.” Ankara Barosu Dergisi 75/1 (2017): 39–67.

Günday, Metin. “OHAL, İhraç KHK’leri ve Hukuki Durum.” Ankara Barosu Dergisi 75/1 (2017): 29–38.

Karslı, Mehmet Rauf. “Memurluk Güvencesi ve OHAL Sürecinde Yapılan İhraç İşlemleri Üzerine Bir İnceleme.” Ankara Barosu Dergisi 78/1 (2020): 41–91. doi:10.30915/abd.742280.

Sevdiren, Öznur. “Olağanüstü Hal Hukukunda Müebbet Kamu Görevinden İhraç Yaptırımının Cezai Niteliği.” Suç ve Ceza 2018/2: 93–138.

Yabancı ve Uluslararası Kaynaklar

Dyzenhaus, David. The Constitution of Law: Legality in a Time of Emergency. Cambridge: Cambridge University Press, 2006.

Ferejohn, John – Pasquino, Pasquale. “The Law of the Exception: A Typology of Emergency Powers.” International Journal of Constitutional Law 2/2 (2004): 210–239.

Garoupa, Nuno – Ginsburg, Tom. “Guarding the Guardians: Judicial Councils and Judicial Independence.” American Journal of Comparative Law 57/1 (2009): 103–134.

Gross, Oren – Ní Aoláin, Fionnuala. Law in Times of Crisis: Emergency Powers in Theory and Practice. Cambridge: Cambridge University Press, 2006.

Leloup, Mathieu. “Who Safeguards the Guardians? A Subjective Right of Judges to their Independence under Article 6(1) ECHR.” European Constitutional Law Review 17/3 (2021): 394–421. doi:10.1017/S1574019621000286.

Olcay, Tarik. “Firing Bench-mates: The Human Rights and Rule of Law Implications of the Turkish Constitutional Court’s Dismissal of Its Two Members.” European Constitutional Law Review 13/3 (2017): 568–581.

Özbudun, Ergun. “Emergency Powers and Judicial Review.” In Human Rights and the Functioning of Democratic Institutions in Emergency Situations, Science and Technique of Democracy No. 17. Strasbourg: Venice Commission/Council of Europe, 1996.

Scheppele, Kim Lane. “Law in a Time of Emergency: States of Exception and the Temptations of 9/11.” University of Pennsylvania Journal of Constitutional Law 6/5 (2004): 1001–1083.

United Nations. Basic Principles on the Independence of the Judiciary, 1985.

Consultative Council of European Judges (CCJE). Magna Carta of Judges (Fundamental Principles), 2010; Opinion No. 27 (2024) on the Disciplinary Liability of Judges.

European Commission for Democracy through Law (Venice Commission). CDL-AD(2016)037, Opinion on Emergency Decree Laws Nos. 667–676 adopted following the failed coup of 15 July 2016.

Mevzuat, Kurul Kararları ve İçtihat

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, özellikle m. 15, 138, 139, 140 ve 159.

667 sayılı Olağanüstü Hâl Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin KHK; 6749 sayılı Kanun; 7075 sayılı Kanun.

HSYK Genel Kurulu, 24.8.2016, Karar No. 2016/426; 31.8.2016, Karar No. 2016/428; 29.11.2016, Karar No. 2016/434.

Danıştay 5. Daire, E.2017/7042, K.2021/2334.

AYM, N.E. [GK], B. No. 2022/62466, 29.5.2025; A.S. [GK], B. No. 2023/30928, 29.5.2025; Halit İnciroğlu [GK], B. No. 2023/38006, 29.5.2025.

AYM, B.K., B. No. 2023/38927, 20.11.2025; Sinan Ulu, B. No. 2023/57158, 25.9.2025; Sümeyra Bakla, B. No. 2023/46215, 20.11.2025.

AİHM, Baka/Macaristan [BD], B. No. 20261/12, 23.6.2016; Bilgen/Türkiye, B. No. 1571/07, 9.3.2021; Eminağaoğlu/Türkiye, B. No. 76521/12, 9.3.2021; Pişkin/Türkiye, B. No. 33399/18, 15.12.2020; Grzęda/Polonya [BD], B. No. 43572/18, 15.3.2022.

Metodolojik ve Terminolojik Not

Bu çalışma, herhangi bir somut kişi hakkında cezaî sorumluluk veya örgüt üyeliği tespiti yapmamaktadır. “FETÖ/PDY” ifadesi, incelenen mevzuat, HSK/HSYK kararları ve mahkeme içtihatlarında kullanılan resmî terminolojiye atıf amacıyla kullanılmaktadır. 2016 tarihli işlemler bakımından dönemin anayasal adı olan “Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK)”; güncel kurum ve genel değerlendirmeler bakımından “Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK)” ifadeleri tercih edilmiştir.

Makalenin yabancı kaynakları Türk pozitif hukukunun yerine geçen normlar olarak değil, olağanüstü hâl, yargı bağımsızlığı, görev güvencesi ve etkili yargısal denetim ilkelerini karşılaştırmalı biçimde açıklayan teorik ve normatif referanslar olarak kullanılmıştır. Venedik Komisyonu, BM ve CCJE metinleri de bağlayıcı iç hukuk normu olarak değil, Avrupa ve uluslararası yargı bağımsızlığı standartlarının yorum kaynakları olarak değerlendirilmiştir.

  1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m. 15, 138, 139, 140 ve 159; 22.7.2016 tarihli 667 sayılı KHK m. 3; 6749 sayılı Kanun m. 3. Yargı bağımsızlığının olağanüstü hâlde de hukukî güvence niteliğini koruması bakımından ayrıca bkz. Ergun Özbudun, “Emergency Powers and Judicial Review”, Human Rights and the Functioning of Democratic Institutions in Emergency Situations, Science and Technique of Democracy No. 17 (Strasbourg: Council of Europe/Venice Commission, 1996), s. 8 vd., özellikle s. 12. ↑

  2. Oren Gross – Fionnuala Ní Aoláin, Law in Times of Crisis: Emergency Powers in Theory and Practice (Cambridge: Cambridge University Press, 2006); David Dyzenhaus, The Constitution of Law: Legality in a Time of Emergency (Cambridge: Cambridge University Press, 2006); Nuno Garoupa – Tom Ginsburg, “Guarding the Guardians: Judicial Councils and Judicial Independence”, American Journal of Comparative Law 57/1 (2009), 103–134; Mathieu Leloup, “Who Safeguards the Guardians? A Subjective Right of Judges to their Independence under Article 6(1) ECHR”, European Constitutional Law Review 17/3 (2021), 394–421, doi:10.1017/S1574019621000286. ↑

  3. 667 sayılı KHK, RG 23.7.2016/29779, m. 3/1; 6749 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin KHK’nin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun, RG 29.10.2016/29872, m. 3. ↑

  4. HSYK Genel Kurulu, 24.8.2016, Karar No. 2016/426, RG 25.8.2016/29812; HSYK Genel Kurulu, 31.8.2016, Karar No. 2016/428, RG 3.9.2016/29820. 2016/426 sayılı kararın yayımlanan gerekçesi, değerlendirilen bilgi kategorilerini ayrıntılı biçimde saymakta ve 2.847 hâkim/savcı hakkında meslekten çıkarma kararı verildiğini; 2016/428 sayılı karar ise 543 kişi hakkında aynı yönde karar verildiğini açıklamaktadır. ↑

  5. Metin Günday, “OHAL, İhraç KHK’leri ve Hukuki Durum”, Ankara Barosu Dergisi 75/1 (2017), 29–38; Kerem Altıparmak, “Ölü Doğan Çocuk: 685 Sayılı KHK ile Kurulan OHAL Komisyonu”, Ankara Barosu Dergisi 75/1 (2017), 69–88; M. Artuk Ardıçoğlu, “Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu İşlemlerinin Hukuki Niteliği”, Ankara Barosu Dergisi 75/2 (2017), 25–56, doi:10.30915/abd.463624; Mehmet Rauf Karslı, “Memurluk Güvencesi ve OHAL Sürecinde Yapılan İhraç İşlemleri Üzerine Bir İnceleme”, Ankara Barosu Dergisi 78/1 (2020), 41–91, doi:10.30915/abd.742280; Öznur Sevdiren, “Olağanüstü Hal Hukukunda Müebbet Kamu Görevinden İhraç Yaptırımının Cezai Niteliği”, Suç ve Ceza 2018/2, 93–138; Dinçer Demirkent, “OHAL KHK Ekli Listeleri Vasıtasıyla İhraç İşlemlerinin İdari ve Yargısal Denetimi Sorunu”, İstanbul Hukuk Mecmuası 83/4 (2026), 1584–1598, doi:10.26650/mecmua.2025.83.4.0013. ↑

  6. Kemal Gözler, “15 Temmuz Kararnameleri: Olağanüstü Hâl Kanun Hükmünde Kararnamelerinin Hukukî Rejiminin İfsadı Hakkında Bir İnceleme”, Ankara Barosu Dergisi 75/1 (2017), 39–67, özellikle “KHK ile Bireysel İdarî İşlem Yapılabilir mi?” başlıklı tartışma. ↑

  7. Tarik Olcay, “Firing Bench-mates: The Human Rights and Rule of Law Implications of the Turkish Constitutional Court’s Dismissal of Its Two Members”, European Constitutional Law Review 13/3 (2017), 568–581. Ayrıca International Commission of Jurists, Turkey: The Judicial System in Peril (2016); BM Özel Raportörlerinin Türkiye hakkında 23.5.2017 tarihli ortak iletişimi, TUR 5/2017. ↑

  8. Kemal Gözler, “Olağanüstü Hal Rejimlerinde Özgürlüklerin Sınırlandırılması Sistemi ve Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamelerinin Hukukî Rejimi”, Ankara Barosu Dergisi 47/4 (1990), 561–590; Gözler, “15 Temmuz Kararnameleri”, 39–67. ↑

  9. Ergun Özbudun, “Emergency Powers and Judicial Review”, in Human Rights and the Functioning of Democratic Institutions in Emergency Situations, Science and Technique of Democracy No. 17 (Strasbourg: Council of Europe/Venice Commission, 1996), s. 8 vd., özellikle s. 12. Özbudun, olağanüstü yetkilerin hukuk devleti içinde mutlak ve keyfî olamayacağını ve siyasî denetimin etkili yargısal denetimle tamamlanması gerektiğini savunur. ↑

  10. Gross – Ní Aoláin, Law in Times of Crisis; John Ferejohn – Pasquale Pasquino, “The Law of the Exception: A Typology of Emergency Powers”, International Journal of Constitutional Law 2/2 (2004), 210–239; Kim Lane Scheppele, “Law in a Time of Emergency: States of Exception and the Temptations of 9/11”, University of Pennsylvania Journal of Constitutional Law 6/5 (2004), 1001–1083. ↑

  11. David Dyzenhaus, The Constitution of Law: Legality in a Time of Emergency (Cambridge: Cambridge University Press, 2006), özellikle giriş ve yargısal hukukilik tartışması. Dyzenhaus’un temel tezi, olağanüstü hâlin yargısal hukuk devleti sorumluluğunu ortadan kaldırmak yerine daha kritik hâle getirdiğidir. ↑

  12. United Nations, Basic Principles on the Independence of the Judiciary (1985), Principles 17–20: disiplin sürecinin adil usule tâbi olması, görevden uzaklaştırma veya çıkarılmanın ancak görev yapmaya elverişsiz kılan yetersizlik veya davranışa dayanması ve kararların bağımsız incelemeye açık olması ilkeleri. ↑

  13. Consultative Council of European Judges (CCJE), Magna Carta of Judges (Fundamental Principles), 2010, §§ 2–6; CCJE Opinion No. 27 (2024) on the Disciplinary Liability of Judges. 2024 Görüşü, disiplin organlarının yürütme ve yasamadan bağımsızlığını, açık usul kurallarını ve hâkimin sürece katılımı ile itiraz hakkını özellikle vurgular. ↑

  14. Garoupa – Ginsburg, “Guarding the Guardians”, 103–134; Leloup, “Who Safeguards the Guardians?”, 394–421. Garoupa ve Ginsburg yargı kurullarını bağımsızlık ile hesap verebilirlik arasındaki kurumsal denge bağlamında incelerken Leloup, hâkimin bireysel bağımsızlığının AİHS m. 6 kapsamında daha doğrudan korunmasını savunur. ↑

  15. Gözler, “15 Temmuz Kararnameleri”, 39–67. Buradaki sonuç Gözler’in HSYK kararları hakkında doğrudan verdiği bir hüküm değil, makalesindeki genel “KHK genel koşulu/prosedürü koyar; yetkili idarî makam bireysel işlemi tesis eder” yaklaşımından bu çalışma tarafından yapılan sistematik bir çıkarımdır. ↑

  16. HSYK Genel Kurulu, 2016/426 ve 2016/428 sayılı kararlar. Her iki yayımlanmış ortak gerekçe de mesleğe kabul, eğitim, atama, özlük dosyası, soruşturma, sosyal çevre, şifreli haberleşme, tanık ve itirafçı beyanları gibi veri kategorilerini sıralamaktadır. ↑

  17. HSYK Genel Kurulu, 29.11.2016, Karar No. 2016/434. Yeniden inceleme kararlarında bazı başvuruların kabul edilmesi ve bazı kişilerin mesleğe dönüşünün sağlanması, inceleme mekanizmasının fiilen işletildiğini göstermektedir; bunun bağımsız yargı denetimine eşdeğer olmadığı ayrıca belirtilmelidir. ↑

  18. European Commission for Democracy through Law (Venice Commission), CDL-AD(2016)037, Opinion on Emergency Decree Laws Nos. 667–676 adopted following the failed coup of 15 July 2016, özellikle §§ 130–140 ve hâkimlere ilişkin değerlendirmeler bakımından §§ 147–149. Komisyon bağlantının cezaî üyelikten daha düşük yoğunlukta olabileceğini, fakat anlamlı ve objektif kuşku doğurucu olması ve masum/tesadüfî temasları dışlaması gerektiğini; hâkimlerin durumunda bireyselleştirilmiş inceleme ve güçlü güvencelerin özel önem taşıdığını belirtir. ↑

  19. Danıştay 5. Daire, E.2017/7042, K.2021/2334; ayrıca AYM, Halit İnciroğlu [GK], B. No. 2023/38006, 29.5.2025. Danıştay içtihadı işlemi ceza veya klasik disiplin yaptırımından farklı “olağanüstü tedbir” olarak nitelendirmekte ve irtibat/iltisak kavramlarını üyelik/mensubiyetten daha az yoğun bağlantı olarak değerlendirmektedir. ↑

  20. 7075 sayılı Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun m. 11/2: 667 sayılı KHK m. 3/1 veya 6749 sayılı Kanun m. 3/1 kapsamında meslekten çıkarılanların, kararın kesinleşmesinden itibaren 60 gün içinde ilk derece mahkemesi olarak Danıştayda dava açabileceği düzenlenmiştir. ↑

  21. Danıştay 5. Daire, E.2017/7042, K.2021/2334, Danıştay Kararlar Dergisi, 2021, S. 7, s. 151 vd. Kararda örgüt evleri, sınav hazırlık evleri ve mülakat evine ilişkin tanık anlatımları birlikte değerlendirilmiştir. ↑

  22. AYM, N.E. [GK], B. No. 2022/62466, 29.5.2025; AYM, A.S. [GK], B. No. 2023/30928, 29.5.2025. AYM’nin 15.8.2025 tarihli basın duyurusu, açık biçimde tespit edilen ByLock kullanımının yargı mensuplarının iltisak/irtibat değerlendirmesinde yeterli, ciddi ve ikna edici delil kabul edildiğini özetlemektedir. ↑

  23. AYM, Halit İnciroğlu [GK], B. No. 2023/38006, 29.5.2025, RG 15.8.2025/32987. Mahkeme, kişisel izlenime dayalı tanık anlatımı, objektif temeli gösterilmeyen kariyer ataması varsayımı ve lehe delillerin yeterince değerlendirilmemesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. ↑

  24. AYM Basın Duyurusu, 13.3.2026, BB 2/26: B.K. (B. No. 2023/38927, 20.11.2025) başvurusunda ihlal; Sinan Ulu (B. No. 2023/57158, 25.9.2025) ve Sümeyra Bakla (B. No. 2023/46215, 20.11.2025) başvurularında ihlal olmadığı sonuçları. Duyuru, somutlaştırılmış tanık anlatımları ve örgütsel toplantılara ilişkin yargısal tespitler ile soyut veya duyuma dayalı beyanlar arasında ayrım yapılmasına imkân veren bir değerlendirme sunmaktadır. ↑

  25. AİHM, Bilgen/Türkiye, B. No. 1571/07, 9.3.2021, özellikle yargı bağımsızlığı, hâkimlik statüsü ve mahkemeye erişim tartışması. Mahkeme, hâkimlerin devlete sadakatinin iktidar sahiplerine değil hukuk devleti ve demokrasiye sadakat anlamına geldiğini vurgulamıştır. ↑

  26. AİHM, Baka/Macaristan [BD], B. No. 20261/12, 23.6.2016; AİHM, Grzęda/Polonya [BD], B. No. 43572/18, 15.3.2022. Grzęda kararı, yargı bağımsızlığının hâkimin yalnız yargılama faaliyetine değil yargı kurulundaki resmî görevine de uzandığını ve görevden alınmada etkili mahkeme denetiminin önemini vurgular. ↑

  27. AİHM, Pişkin/Türkiye, B. No. 33399/18, 15.12.2020; AİHM, Eminağaoğlu/Türkiye, B. No. 76521/12, 9.3.2021. Pişkin hâkim/savcı davası olmamakla birlikte OHAL sonrası işlemlerin sonraki yargısal incelemesinin gerçek ve etkili olması gerektiği yönündeki genel ilke bakımından kullanılmıştır. ↑