AV. TANER ŞENTÜRK · HUKUKİ YAYIN
Şarkıcı Güllü'nün Dijital Medyadaki Yargılamasının Hukuki Yapıcı Eleştirisi
Şarkıcı Güllü'nün Dijital Medyadaki Yargılamasının Hukuki Yapıcı Eleştirisi; hukuki çerçevesi, uygulamadaki önemi ve güncel değerlendirmelerle Av. Taner Şentürk tarafından…
MAHKEME KARARINDAN ÖNCE DİJİTAL HÜKÜM
Güllü’nün Ölümü Üzerinden Trial by Social Media, Masumiyet Karinesi ve Lekelenmeme Hakkı
Türk ve Karşılaştırmalı Hukuk ile Dijital Vigilantizm Literatürü Işığında Yedi Aşamalı Dijital Ceza Kamusallığı Testi
© 25.08.2026 – Av. Taner ŞENTÜRK
Öz
Sosyal medya, ceza adaletinin kamusal denetimini genişletirken ceza muhakemesinin zaman, usul ve ispat üzerine kurulu yapısıyla dijital iletişimin hız, görünürlük ve tekrar mantığını karşı karşıya getirmiştir. Soruşturma ve kovuşturmalara ilişkin bilgi artık yalnız resmî makamlar veya geleneksel basın aracılığıyla dolaşıma girmemekte; milyonlarca kullanıcının eş zamanlı yorum, paylaşım, montaj ve yeniden bağlamlandırma faaliyetleri sonucunda ayrı bir dijital kamusallık oluşmaktadır. Bu kamusallık, adli süreçlerin denetlenmesini kolaylaştırabildiği gibi henüz yargısal olarak sınanmamış iddiaların kısa sürede fail, delil ve hüküm diline dönüşmesi riskini de büyütmektedir.
Bu çalışma, 26 Eylül 2025 tarihinde hayatını kaybeden sanatçı Gül Tut’un (Güllü) ölümünün ardından ortaya çıkan yoğun medya ve sosyal medya tartışmasını, ‘trial by social media’ olgusunun Türk hukuku bakımından görünür hâle geldiği bir vaka zemini olarak ele almaktadır. Çalışmanın amacı ölümün nasıl gerçekleştiği yahut yargılanmakta olan herhangi bir kişinin cezai sorumluluğu hakkında kanaat açıklamak değildir. 23 Ağustos 2026 itibarıyla iddianame kabul edilmiş ve kamu davası açılmış olmakla birlikte henüz hüküm kurulmamıştır. Bu sebeple somut olay, maddi gerçeği yeniden kurmak için değil; mahkeme hükmünden önce oluşabilen dijital suçluluk anlatısının hukuki sınırlarını tartışmak için kullanılmaktadır.
Makale, masumiyet karinesinin klasik ve doğrudan muhataplarının öncelikle mahkemeler ve kamu makamları olduğunu; özel medya kuruluşları ile sosyal medya kullanıcılarının her suçlayıcı açıklamasının otomatik olarak AİHS m. 6/2’nin doğrudan ihlali şeklinde nitelendirilemeyeceğini savunmaktadır. Bununla birlikte özel aktörlerin sınırsız olmadığı; şeref ve itibar, özel hayat, kişilik hakları, devletin pozitif yükümlülükleri, soruşturmanın gizliliği ve yoğun medya kampanyalarının adil yargılama üzerindeki muhtemel etkileri üzerinden çok katmanlı bir hukuki değerlendirme yapılması gerektiği ortaya konulmaktadır.
Çalışma; Türk anayasa ve ceza muhakemesi hukuku, AYM ve Yargıtay içtihadı, AİHM’in Allenet de Ribemont, Daktaras, Butkevičius, Bédat ve Axel Springer karar çizgisi, 2016/343 sayılı AB Direktifi ve trial by media, dijital vigilantizm ile pre-trial publicity literatürünü birlikte değerlendirmektedir. Makalenin özgün katkısı, demokratik kamusal denetim ile dijital mahkûmiyet arasındaki sınırı görünür kılmak amacıyla Yedi Aşamalı Dijital Ceza Kamusallığı Testi’ni önermesidir. Test; usulî statü, kaynak ve doğrulanabilirlik, dil ve kesinlik, delil bütünlüğü ve bağlam, kamu yararı–merak ayrımı, damgalama ve görünürlük yoğunluğu ile dijital kalıcılık–düzeltme asimetrisini birlikte inceler. Temel tez şudur: Dijital yargısız infazın asıl hukuki ve kurumsal problemi, hüküm cümlesinin onu meşrulaştıran yargısal usulden koparılmasıdır.
Anahtar Kelimeler: Güllü, Gül Tut, trial by social media, masumiyet karinesi, lekelenmeme hakkı, dijital vigilantizm, şeref ve itibar, basın özgürlüğü, soruşturmanın gizliliği, dijital ceza kamusallığı.
Digital Judgment Before Judicial Judgment
Trial by Social Media, the Presumption of Innocence and the Right Not to Be Stigmatized in the Güllü Case
Abstract
Social media has expanded public scrutiny of criminal justice while creating a structural tension between the procedural tempo of adjudication and the speed of digital communication. Information concerning investigations and trials is no longer shaped only by public authorities and professional media. It is continuously reproduced, edited, reframed and amplified by networked users. This can strengthen democratic oversight, but it can also transform untested allegations, fragmented images and witness statements into categorical narratives of guilt before adjudication.
Using the public debate following the death of Turkish singer Gül Tut, professionally known as Güllü, as a case study, this article does not take any position on the cause of death or the criminal responsibility of any person. As of 23 August 2026, an indictment had been admitted and a criminal trial was pending, but no judgment had been delivered. The article argues that the presumption of innocence under Article 6(2) ECHR directly constrains courts and public authorities in its classical vertical dimension; statements by private media organisations or social-media users therefore require a broader analysis through reputation, private life, personality rights, positive obligations, confidentiality of investigations and possible effects on trial fairness.
Drawing on Turkish constitutional and criminal-procedural law, ECtHR case law, Directive (EU) 2016/343, and scholarship on trial by media, digital vigilantism and pre-trial publicity, the article proposes a Seven-Stage Digital Criminal Publicity Test. The model examines procedural status, source reliability, language of certainty, evidential context, public interest, stigmatizing visibility and digital persistence. Its central proposition is that the deepest problem of trial by social media is not public discussion itself, but the separation of the language and social effects of conviction from the procedural conditions that make a criminal judgment legitimate.
Keywords: trial by social media, presumption of innocence, digital vigilantism, right to reputation, pre-trial publicity, criminal justice, Güllü.
I. Giriş: Ceza Muhakemesinin Yavaşlığı ile Dijital Kamunun Hızı
Ceza muhakemesinin “yavaş” olması çoğu zaman eleştirilmektedir. Oysa bu yavaşlığın önemli bir bölümü kusur değil, güvencedir. Delilin kaynağının araştırılması, tanık beyanının sınanması, teknik raporların karşılaştırılması, savunmanın dinlenmesi, hukuka aykırı delilin dışlanması ve hâkimin gerekçeli bir sonuca ulaşması zaman gerektirir. Ceza adaletinde hükmün gecikmesi, hükmün keyfî olmamasının bedellerinden biridir.
Sosyal medya ise tam tersine hız üzerine kuruludur. Olayın meydana gelmesiyle birlikte yalnız haber üretmez; nedensellik, saik, fail ve suçluluk anlatıları üretir. Birkaç saniyelik görüntü, bağlamından kopmuş bir mesaj, yüz ifadesi veya anonim hesaptan yayılan iddia kısa sürede milyonlarca kişiye ulaşabilir. Dijital platformların paylaşım, yeniden kesme, montajlama, etiketleme ve arşivleme özellikleri, soruşturma materyalini kamusal bir “ortak dosya”ya dönüştürebilir.
Bu dönüşümün yalnız olumsuz olduğu söylenemez. Azi Lev-On’un Zadorov davası üzerine araştırması, dijitalleştirilmiş soruşturma materyaline erişim ile tartışma platformlarının ceza adaletine ilişkin bilginin demokratikleşmesine, kurumsal anlatıların sınanmasına ve yeni soruların gündeme gelmesine imkân verebildiğini göstermektedir. Lieve Gies’in 2025 tarihli derlemesi de trial by media olgusunun doğal adaletle her durumda bağdaşmaz kabul edilmesine karşı daha nüanslı bir yaklaşım önermekte; katılımcı adaletin yarar ve risklerini birlikte ele almaktadır.[1],[2]
Sorun bu nedenle “halk ceza davalarını konuşmamalıdır” biçiminde kurulamaz. Demokratik toplumda kamunun soru sorması, soruşturmanın yeterliliğini eleştirmesi, kamu görevlilerinden açıklama istemesi ve kamuya açık yargılamayı tartışması meşrudur. Hukuki problem, bu kamusal denetimin mahkemenin yerine geçen bir suçluluk üretimine dönüşmesinde ortaya çıkar.
DELİL → ÇELİŞMELİ İNCELEME → DEĞERLENDİRME → GEREKÇELİ HÜKÜM
Ceza muhakemesinin ideal sırası budur. Dijital yargılama ise sıklıkla tersine dönebilir:
ŞÜPHE → VİRAL İÇERİK → KANAAT → DİJİTAL HÜKÜM → DOĞRULAYICI DELİL ARAYIŞI
Bu ikinci modelin epistemik tehlikesi, hükmün araştırmanın sonunda değil başında kurulmasıdır. Sonraki veriler de çoğu zaman başlangıçtaki kanaati doğrulama işlevi görür. Dijital yargısız infazın asıl problemi tam burada ortaya çıkar: hüküm cümlesi, onu meşru kılan yargısal usulden koparılır.
Ceza muhakemesi ile dijital kamusallık arasındaki temel çatışma, yalnızca hız farkından ibaret değildir. İki alan farklı doğruluk üretme yöntemlerine dayanır. Yargısal süreçte bir iddia, karşı tarafın itirazına açılır; delilin kaynağı, elde ediliş biçimi, bütünlüğü ve diğer delillerle ilişkisi incelenir. Dijital ortamda ise aynı iddia çoğu zaman kısa, çarpıcı ve kolay paylaşılabilir olduğu ölçüde görünürlük kazanır. Böylece ‘en çok dolaşan anlatı’ ile ‘en iyi sınanmış anlatı’ birbirinden ayrılabilir.
Bu ayrımın günlük dildeki karşılığı basittir: Bir görüntünün ikna edici görünmesi, onun hukuken belirleyici delil olduğu anlamına gelmez; çok sayıda insanın aynı kanaati tekrar etmesi de o kanaati yargısal gerçek hâline getirmez. Ceza muhakemesinin usul kuralları tam da bu nedenle vardır. Hukuk, kanaatin gücünü yalnız tekrar sayısıyla değil, sınanabilirlik ve gerekçelendirme kapasitesiyle ölçmeye çalışır.
Dijital tartışmada en tehlikeli kırılma, araştırmanın ‘ne oldu?’ sorusundan uzaklaşıp ‘zaten kimin yaptığı belli’ varsayımına bağlanmasıdır. Bu aşamadan sonra yeni bilgi, gerçeği araştıran nötr bir veri olmaktan çıkıp önceden kurulmuş hükmü destekleyen veya ona aykırı olduğu için dışlanan bir malzemeye dönüşebilir. Makalenin ‘hükmün araştırmanın başında kurulması’ eleştirisi, tam olarak bu bilişsel ve usulî tersine çevirmeye işaret etmektedir.
II. Yöntem, Kapsam ve Somut Dosyanın Usulî Durumu
Bu makale bir ceza dosyası çözümlemesi değildir. Yazar, kamuya yansımış delilleri yeniden tartarak ölümün nasıl gerçekleştiğini veya bir kişinin isnat edilen suçu işleyip işlemediğini tespit etmeye çalışmamaktadır. Böyle bir yöntem, makalenin eleştirdiği “amatör yargılama” biçimini akademik dile taşımak olurdu.
Somut olay yalnız hukuki problemin görünür kılınması için kullanılmaktadır. Gül Tut 26 Eylül 2025 tarihinde Yalova’nın Çınarcık ilçesindeki ikametinden düşmesinin ardından hayatını kaybetmiştir. Soruşturmanın ilk döneminden itibaren olayın niteliğine ve evde bulunan kişilere ilişkin çok sayıda iddia televizyon ve sosyal medyada dolaşıma girmiştir. 26 Ekim 2025’te Tuğyan Ülkem Gülter ve Sultan Nur Ulu’nun avukatı, çeşitli yayınların kişilik haklarını ihlal ettiği ve sürecin “linç kampanyası ve itibar suikastı”na dönüştüğü iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuştur. Bu niteleme avukatın hukuki iddiasıdır; makale bunu kanıtlanmış bir olgu olarak değil, sosyal medya tartışmasının hukuki uyuşmazlığa dönüştüğünün göstergesi olarak kullanmaktadır.[3]
Yalova Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma sonunda hazırlanan iddianame Yalova 1. Ağır Ceza Mahkemesince 18 Ağustos 2026 tarihinde kabul edilmiştir. İddianamede Tuğyan Ülkem Gülter hakkında “tasarlayarak üstsoya karşı kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis talep edilmiş; Sultan Nur Ulu hakkında ise yalan tanıklık isnadıyla kamu davası açılmıştır. İlk duruşmanın 1 Ekim 2026 tarihinde yapılacağı açıklanmıştır.[4]
Bu nedenle 23 Ağustos 2026 itibarıyla hukuken kullanılacak terimler önemlidir. Gülter “sanık”tır; iddianamedeki olay anlatımı “savcılık isnadı”dır; dosyada tartışılacak materyaller “delil”dir. Buna karşılık “fail olduğu kesinleşti”, “öldürdü” veya “cinayet çözüldü” gibi cümleler henüz verilmemiş bir hükmün dilini kullanır. İddianame suçluluk belgesi değil, yargılamanın iddia haritasıdır.
Buradaki terminoloji meselesi biçimsel bir hukukçuluk değildir. ‘Şüpheli’, ‘sanık’ ve ‘hükümlü’ kelimeleri kişinin toplumdaki itibarını etkileyen sıradan sıfatlar değil, ceza muhakemesinin farklı aşamalarını gösteren teknik statülerdir. Bu statüler arasında yapılan her atlama, yargılamanın henüz tamamlanmamış bir bölümünü dil yoluyla tamamlanmış gibi gösterebilir.
Bu nedenle kamuya açık bir dosya hakkında konuşurken en güvenli ve en doğru yöntem, mevcut usulî durumu olduğu gibi aktarmaktır. İddianamenin içeriği ‘savcılığın isnadı’, savunmanın açıklaması ‘savunma beyanı’, duruşmada değerlendirilecek materyal ise ‘delil’ veya ‘delil olarak ileri sürülen materyal’ olarak adlandırılmalıdır. Böyle bir dil, tartışmayı susturmaz; aksine tartışmanın hangi bilgi düzeyinde yapıldığını okuyucuya açık eder.
Makalenin somut olay bakımından benimsediği mesafe de bu yüzden önemlidir. Bir ceza dosyasını örnek olay olarak incelemek ile o dosyada yargısal hüküm kurmaya teşebbüs etmek birbirinden ayrılmalıdır. Çalışmanın değeri, sosyal medya tartışmasının kendisini incelemesinden; suç isnadının doğruluğu hakkında ikinci bir mahkeme gibi davranmamasından kaynaklanmaktadır.
III. Trial by Media’dan Trial by Social Media’ya
“Trial by media” kavramı, hukuki sorumluluğun yargı organları dışında medya söylemi içinde kurulmasını anlatmak için uzun süredir kullanılmaktadır. Giorgio Resta’nın karşılaştırmalı incelemesi, basın özgürlüğü ile adil yargılanma arasındaki ilişkinin yalnız Anglo-Amerikan jüri sistemlerine özgü olmadığını; kıta Avrupası hukukunda özel hayat, itibar ve masumiyet karinesinin de medya yargılamasını sınırlayan değerler olduğunu göstermektedir.[5]
Dijital platformlar bu klasik problemi dönüştürmüştür. Geleneksel medyada editoryal eşik, profesyonel haber üretimi ve nispeten belirli yayıncılar bulunurken sosyal medyada herkes aynı anda araştırmacı, yorumcu, editör ve dağıtıcı hâline gelebilir. “Trial by social media” bu nedenle yalnız medyada görülen paralel bir mahkeme değildir; kalabalığın dosya topladığı, görüntü işlediği, olası fail belirlediği ve hedeflerin özel hayatına ulaştığı katılımcı bir adalet pratiğidir.
Trottier bu olgunun bir bölümünü “digital vigilantism” kavramıyla açıklamaktadır. Dijital vigilantizm, vatandaşların resmî ceza adaletinin dışında kolektif bir ihlale tepki olarak çevrimiçi misilleme örgütlediği; görünürlüğün bizzat yaptırım aracına dönüştüğü bir süreçtir. Trottier’in “weaponisation of visibility” kavramı özellikle önemlidir: isim, fotoğraf, işyeri, adres veya özel bilgiler hedefi yalnız bilinir kılmaz; görünürlüğün yoğunluğu, kalıcılığı ve istem dışılığı bizzat cezalandırıcı etki üretir.[6]
Böylece klasik masumiyet tartışmasına yeni bir unsur eklenir. Dijital çağda lekelenme yalnız isnadın semantik içeriğinden doğmaz; görünürlüğün mimarisinden de doğar. Aynı iddianın on kişiye söylenmesi ile milyonlarca kez görüntülenmesi, arama motorlarında adla eşleşmesi, montaj videolarında tekrar edilmesi ve yıllarca erişilebilir kalması aynı toplumsal etkiye sahip değildir.
Geleneksel medyada bir yayının etkisi esas olarak haberin içeriği ve eriştiği kitle üzerinden düşünülürdü. Sosyal medya ise içeriğin yanında dağıtım mimarisini de hukuki tartışmanın parçası hâline getirir. Aynı suçlama; tek bir haber metninde, yüzlerce yeniden paylaşımda, etiket kampanyasında, kısa video montajında veya kişinin adıyla arama sonuçlarına kalıcı biçimde bağlandığında aynı yoğunlukta bir müdahale oluşturmaz.
Bu nedenle dijital lekelenmeyi yalnız ‘ne söylendi?’ sorusuyla açıklamak eksik kalır. ‘Kaç kez tekrarlandı?’, ‘hangi görsellerle birlikte sunuldu?’, ‘kişinin adı hangi suç kelimeleriyle eşleştirildi?’, ‘düzeltme aynı görünürlüğe ulaşabildi mi?’ gibi sorular da önem kazanır. Trottier’in görünürlüğün silahlaştırılması yaklaşımı, bu yeni boyutu anlamaya yardımcı olur: görünürlük, sadece bilginin taşındığı kanal değil, bazı durumlarda yaptırımın kendisi hâline gelebilir.
Burada makalenin geniş anlamdaki hukuki önerisi şudur: Dijital çağda hak ihlali ihtimali yalnız cümlenin sözlük anlamına bakılarak değerlendirilemez. İçerik, bağlam, erişim, tekrar, hedefleme ve kalıcılık birlikte ele alınmalıdır. Bu bakış, klasik kişilik hakkı ve basın özgürlüğü analizini platformların gerçek işleyişine yaklaştırır.
IV. Dijital Kamusal Denetimin Demokratik Değeri
Trial by social media tartışmasının yalnız zarar üzerinden yürütülmesi eksik olur. Ceza adaletinin tarihsel olarak kapalı, teknik ve profesyonellere özgü bir dil üretmesi, yanlış kararların veya kurumsal eksikliklerin kamu tarafından görülmesini güçleştirebilir. Dijital erişim, dosyalardaki çelişkilerin uzman olmayan kişilerce de tartışılmasına, unutulan vakaların yeniden görünür olmasına ve mağdur yakınlarının sesini duyurmasına katkı sağlayabilir.
Lev-On’un 2023 çalışması bu demokratikleştirici potansiyeli üç koşulla ilişkilendirir: soruşturma materyalinin dijitalleşmesi, materyale kamusal erişim ve insanların bu materyali tartışabilecekleri çevrimiçi alanların bulunması. Bu koşullar oluştuğunda vatandaşlar ham materyali inceleyebilir, resmî anlatılardan farklı teoriler geliştirebilir ve adli kurumların performansını sorgulayabilir.[7]
Aynı araştırma bu demokratikleşmenin bedelsiz olmadığını da göstermektedir. Hukuki materyallerin sürekli erişilebilir olması ve alternatif anlatıların yayılması, davayla ilgisi sınırlı kişilerin isimlerinin de kalıcı biçimde şüpheyle eşleşmesine yol açabilir. Lev-On’un 2025 tarihli çalışmasındaki “hierarchy of defamation” yaklaşımı, çevrimiçi görünürlüğün yoğunluğu arttıkça taciz ve itibarsızlaştırma riskinin de artabileceğini göstermektedir.[8]
Bu nedenle doğru hukuki model sansür değil sınırlandırılmış katılımdır. Kamuoyu bir dosya hakkında soru sorabilir, resmî sürecin eksikliklerini gösterebilir ve adalet talep edebilir. Ancak kamusal denetimin demokratik meşruiyeti, hedef alınan kişilerin mahkeme kararı olmaksızın suçlu kimliğine dönüştürülmesini kapsamaz.
KAMUSAL DENETİM ≠ KAMUSAL MAHKÛMİYET
Bu formül, makalenin denge arayışını en kısa biçimde ifade eder. Kamusal denetim; soru sormayı, kurumların açıklamalarını eleştirmeyi, dosyadaki çelişkilerin araştırılmasını talep etmeyi ve yargılamanın aleniliğinden yararlanarak adalet sistemini tartışmayı içerir. Kamusal mahkûmiyet ise bundan farklı olarak, kişinin hukuki statüsünü bir mahkeme hükmü bulunmadan toplumsal alanda ‘suçlu’ olarak sabitlemeye yönelir.
Bu iki alanı birbirine karıştırmak iki ayrı zarara yol açabilir. Bir yandan masumiyet ve kişilik hakları gerekçesiyle her eleştiriyi susturmak, demokratik denetimi zayıflatır. Diğer yandan ‘ifade özgürlüğü’ gerekçesiyle her türlü kesin suçluluk ilanını meşru görmek, yargılamanın usul güvencelerini anlamsızlaştırır. Hukuken savunulabilir yaklaşım, bu iki uç arasında somut ölçütlerle denge kurmaktır.
Dolayısıyla makalenin önerdiği model bir ‘susma yükümlülüğü’ değil, bir ‘özenli konuşma standardı’ olarak okunmalıdır. Kamuoyu konuşabilir; fakat kullandığı dilin bilgi düzeyiyle orantılı olması, iddia ile hüküm arasındaki sınırı görünür tutması ve geri dönüşü zor bir damgalama üretmemesi gerekir.
V. Masumiyet Karinesinin Doğrudan Muhatapları ve Yatay Etki Sorunu
Anayasa m. 38/4, “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz” hükmünü içermektedir. Masumiyet karinesi aynı zamanda Anayasa m. 36’daki adil yargılanma hakkının unsurudur. AİHS m. 6/2 de kendisine suç isnat edilen herkesin suçluluğu kanunen sabit oluncaya kadar masum sayılacağını güvence altına almaktadır.
Anayasa Mahkemesi Galip Şahin kararında masumiyet karinesini, kesinleşmiş yargı kararı olmadan kişinin suçlu kabul edilmemesi ve yargılama makamları ile kamu otoritelerinin kişiyi suçlu olarak nitelendirmemesi şeklinde tanımlamaktadır. AİHM de Allenet de Ribemont/Fransa kararında karinenin yalnız ceza mahkemelerini değil diğer kamu görevlilerini de bağladığını; kamu makamlarının süren soruşturma hakkında bilgi verirken suçluluğu ilan eden dilden kaçınması gerektiğini kabul etmiştir.[9],[10]
Daktaras/Litvanya ve Butkevičius/Litvanya kararları bu ayrımı dil üzerinden geliştirmiştir. Bir kişinin bir suçtan şüpheli olduğunu söylemek ile o suçu işlediğini ilan etmek aynı değildir; kullanılan kelimeler ve açıklamanın bağlamı belirleyicidir.[11]
Burada önemli bir hukuki sınır bulunmaktadır. AİHS m. 6/2’nin klasik doğrudan muhatabı sıradan sosyal medya kullanıcısı değildir. Hüküm öncelikle yargı organları ve kamu makamlarının davranışlarını düzenler. Bu nedenle bir kullanıcının “X suçludur” paylaşımını görüp otomatik olarak “AİHS m. 6/2’yi doğrudan ihlal etti” demek teknik olarak isabetsiz olabilir.
Bu durum özel kişi ve medyanın sınırsız olduğu anlamına gelmez. Birincisi, yoğun medya kampanyası adil yargılamanın genel hakkaniyetini etkileyebilir. İkincisi, devlet AİHS m. 8 ve Anayasa m. 17 kapsamında şeref ve itibara üçüncü kişilerden gelen ağır saldırılar karşısında pozitif yükümlülük taşıyabilir. Üçüncüsü, iç hukukta kişilik hakları, hakaret, iftira, soruşturma gizliliği ve benzeri koruma mekanizmaları uygulanabilir. Böylece mesele doğrudan yatay m. 6/2 uygulaması yerine hakların kesişimi üzerinden daha doğru açıklanır.
Masumiyet karinesinin doğrudan muhatabını doğru belirlemek, korumayı zayıflatmaz; aksine hukuki analizi daha sağlam bir zemine taşır. Özel bir kullanıcının paylaşımı ile bir kamu görevlisinin veya yargısal makamın açıklaması aynı hukuki kategoriye yerleştirilmemelidir. Kamu makamının sözleri devlet otoritesinin ağırlığını taşırken özel kişinin sözü farklı hak ve sorumluluk rejimleri içinde değerlendirilir.
Bununla birlikte özel aktörün etkisi bazı durumlarda fiilen çok büyük olabilir. Milyonlarca takipçisi bulunan bir yayıncı, televizyon programı veya koordineli sosyal medya kampanyası, tek tek kullanıcıların toplamından çok daha ağır bir itibarsızlaştırma etkisi yaratabilir. Bu etki AİHS m. 6/2’nin doğrudan yatay uygulanması şeklinde kurulmasa bile AİHS m. 8, Anayasa m. 17, kişilik hakkı ve devletin koruma yükümlülüğü bağlamında hukuken önem taşır.
Bu ayrımın pratik sonucu şudur: ‘Masumiyet karinesi sadece devleti bağlar, o hâlde özel kişiler istedikleri gibi suçlayabilir’ sonucuna varmak da; ‘özel kişinin her suçlayıcı cümlesi doğrudan AİHS m. 6/2 ihlalidir’ demek de aşırıdır. Daha doğru yaklaşım, konuşanın kimliğini, sözün bağlamını, erişim gücünü, hedef üzerindeki etkisini ve ilgili iç hukuk normlarını birlikte değerlendirmektir.
VI. Karşılaştırmalı Standart: AB 2016/343 Sayılı Direktifi
Türkiye bakımından bağlayıcı bir AB üyelik normu olmamakla birlikte 2016/343 sayılı Direktif, Avrupa’da masumiyet karinesinin kamusal iletişim boyutunu karşılaştırmalı olarak göstermesi bakımından önemlidir. Direktifin 4. maddesi, kamu makamlarının açıklamalarında ve suçluluk dışındaki yargı kararlarında kişinin suçlu olarak gösterilmemesi gerektiğini düzenlemektedir. Direktifin gerekçesinde kamu makamlarının soruşturma hakkında objektif bilgi vermesinin bütünüyle yasaklanmadığı, ancak bilginin veriliş biçimi ve bağlamının suçluluk izlenimi doğurmaması gerektiği vurgulanmaktadır.[12]
Bu yaklaşım iki uç arasında denge kurmaktadır. Bir uçta kamunun adli olaylar hakkında hiçbir bilgi alamaması; diğer uçta ise resmî makamların soruşturma devam ederken mahkûmiyet dili kullanması vardır. Direktif, bilgi vermeyi değil suçluluğu ilan etmeyi sınırlar. Bu ayrım, sosyal medya tartışmasının değerlendirilmesinde de işlevseldir.
Direktifin karşılaştırmalı değeri özellikle burada ortaya çıkar. Bir hukuk düzeni hem kamuoyunun adli olaylar hakkında bilgi alma ihtiyacını hem de yargılama tamamlanmadan önce kamu otoritesinin suçluluk görüntüsü üretmemesi gereğini aynı anda kabul edebilir. Bunlar birbirini dışlayan amaçlar değildir.
Bu denge sosyal medya bakımından doğrudan bağlayıcı bir norm aktarımı anlamına gelmez. Ancak kamusal iletişimde ‘bilgi vermek’ ile ‘suçluluğu ilan etmek’ arasındaki ayrım, özel yayınların etik ve hukuki değerlendirilmesinde açıklayıcı bir ölçü sunar. Örneğin ‘savcılık şu isnatta bulunuyor’ cümlesi bilgi aktarımıdır; ‘artık suçlu olduğu belli’ cümlesi ise bilgiye hüküm sonucu ekler.
VII. Şeref ve İtibar, Özel Hayat ve Basın Özgürlüğü
Özel medya ve sosyal medya kaynaklı suçlayıcı yayınların anayasal değerlendirilmesinde Anayasa m. 17, AİHS m. 8 ve ifade/basın özgürlüğünü güvence altına alan Anayasa m. 26–28 ile AİHS m. 10 birlikte ele alınmalıdır.
AYM İlhan Cihaner (2) kararında kişisel şeref ve itibarın Anayasa m. 17’deki manevi varlığın parçası olduğunu ve devletin bireyi üçüncü kişilerin saldırılarına karşı koruma yönünde pozitif yükümlülüğü bulunduğunu belirtmiştir. Aynı karar çizgisi, ifade özgürlüğü ile itibar arasında denge kurulurken yayının genel yarara ilişkin tartışmaya katkısı, kişinin tanınmışlığı ve konumu, yayının konusu, önceki davranışları, içeriği, biçimi ve sonuçları gibi ölçütlerin kullanılmasını gerektirir.[13]
AİHM’in Axel Springer AG/Almanya Büyük Daire kararı da benzer kriterleri sistemleştirmiştir: kamusal tartışmaya katkı, kişinin tanınmışlık derecesi ve yayının konusu, önceki davranış, bilginin elde edilme yöntemi ve doğruluğu, yayının içeriği/biçimi/sonuçları ve yaptırımın ağırlığı. Özellikle bilginin doğruluğu ve iyi niyetli gazetecilik, suç isnadı içeren yayınlarda merkezi önem taşır.[14]
Bu yaklaşımın Güllü tartışmasına verdiği cevap kategorik değildir. Kamuya mal olmuş bir sanatçının şüpheli veya tartışmalı ölümünün haber değeri yüksektir. Ancak hayatını kaybedenin kamuya mal olmuş olması, olayla bağlantılı her üçüncü kişinin mahremiyetini ortadan kaldırmaz. Sanığın veya tanığın kamusal figür hâline gelmesi de her özel bilginin açıklanmasını meşru kılmaz.
İfade ve basın özgürlüğü ile şeref ve itibar hakkı arasındaki denge, ‘ünlü kişi–özel kişi’ şeklinde tek bir ayrımla çözülemez. Bir olayın haber değeri yüksek olabilir; buna rağmen olayla bağlantılı kişilerin her mesajı, her aile ilişkisi veya her mahrem ayrıntısı kamusal tartışmanın meşru konusu hâline gelmez. Önemli olan açıklanan bilginin kamusal tartışmaya gerçekten ne kattığıdır.
Bu değerlendirmede sunum biçimi de içerik kadar önemlidir. Aynı olgu; ihtiyatlı, kaynak gösteren ve usulî statüyü belirten bir haber diliyle verilebileceği gibi kesin suçluluk ima eden başlıklar, tekrar eden görüntüler ve aşağılayıcı çerçevelemelerle de sunulabilir. Hukuki denge yalnız ‘haber doğru mu?’ sorusuna değil, ‘nasıl ve hangi amaçla sunuldu?’ sorusuna da cevap arar.
Bu yüzden kamusal figür olmanın anlamı, bütün kişilik haklarından vazgeçmek değildir. Kamusal ilginin yoğunluğu, özel hayatın koruma alanını otomatik olarak ortadan kaldırmaz; yalnız yapılacak dengelemede dikkate alınan unsurlardan biri hâline gelir.
VIII. Bédat/İsviçre: Kamusal Merak ile Kamu Yararı Arasındaki Ayrım
Bédat/İsviçre kararı, devam eden ceza soruşturması materyalinin yayımlanmasına ilişkin en önemli AİHM kararlarından biridir. Büyük Daire, gizli soruşturma dosyasından elde edilen materyalleri yayımlayan gazeteciye uygulanan yaptırımı ifade özgürlüğüyle bağdaşır bulurken devam eden ceza adaletinin otoritesi, sanığın özel hayatı ve masumiyet karinesini birlikte değerlendirmiştir.[15]
Bédat’ın önemli dersi, kamuoyunun bir olayı yoğun biçimde merak etmesi ile bütün ayrıntıların açıklanmasında gerçek bir kamu yararı bulunmasının aynı şey olmadığıdır. Suçun araştırılması, makamların hesap verebilirliği veya yargısal süreç kamu yararını ilgilendirebilir. Buna karşılık soruşturmayla ilgisiz mahrem yazışmaların, karakter dedikodularının veya yalnız sansasyon üreten ayrıntıların açıklanması aynı korumayı görmeyebilir.
Bu ayrım dijital platformlarda daha da önemlidir. Algoritmik sistemler kamu yararını değil etkileşimi ödüllendirebilir. Bu nedenle en çok yayılan içerik, hukuken en gerekli veya en doğru içerik olmak zorunda değildir.
Kamu yararı ile merak arasındaki fark, özellikle yüksek etkileşim üreten adli vakalarda bulanıklaşabilir. Bir bilginin milyonlarca kez izlenmesi onun kamusal yarar taşıdığını göstermediği gibi, kamuoyunun yoğun talebi de mahrem bir ayrıntının açıklanmasını tek başına haklı kılmaz. Dijital ekonomide ‘ilgi’, çoğu zaman hukuki anlamdaki ‘kamu yararı’ndan daha kolay ölçülebilir; fakat daha kolay ölçülmesi onun daha üstün bir değer olduğu anlamına gelmez.
Bu nedenle yayıncı açısından sorulması gereken soru, ‘insanlar bunu görmek istiyor mu?’ ile sınırlı değildir. Asıl soru, ‘bu bilginin açıklanması adalet sisteminin işleyişini, kamusal güvenliği, resmî makamların hesap verebilirliğini veya anlamlı bir toplumsal tartışmayı gerçekten ilerletiyor mu?’ olmalıdır. Bu yaklaşım sansasyon ile habercilik arasındaki sınırı daha görünür hâle getirir.
IX. Pre-Trial Publicity: Deneysel Bulgular Ne Söyler, Ne Söylemez?
Medya yayınlarının yargılama üzerindeki etkisi yalnız normatif teori konusu değildir. Psikoloji literatüründe “pre-trial publicity” başlığı altında uzun süredir deneysel araştırmalar yapılmaktadır. Steblay, Besirevic, Fulero ve Jimenez-Lorente’nin 1999 meta-analizi 44 deneysel test ve 5.755 katılımcıyı incelemiş; olumsuz dava öncesi yayınlara maruz kalan katılımcıların, daha az veya hiç olumsuz yayına maruz kalmayanlara göre sanığı suçlu bulmaya daha yatkın olduğunu göstermiştir.[16]
Bu bulgular trial by media eleştirisine ampirik destek sağlar; fakat Türk hukukuna mekanik biçimde taşınamaz. Çalışmaların önemli bölümü jüri veya mock-juror bağlamındadır. Türkiye’de ceza yargılamaları profesyonel hâkimlerce yürütülmektedir. AİHM de profesyonel hâkimlerin dış yayınlardan etkilenmemek konusunda jüri üyelerine kıyasla daha yüksek kurumsal dayanıklılığa sahip olduğu varsayımını dikkate almaktadır.
Dolayısıyla deneysel literatürden “sosyal medya Türk hâkimini kesin etkiler” sonucu çıkarılamaz. Daha ihtiyatlı sonuç şudur: yoğun olumsuz kamusal bilginin insanlarda suçluluk değerlendirmesini etkileyebildiğine dair ampirik temel vardır; bu bulgu adil yargılama sistemlerinin neden mahkeme öncesi mahkûmiyet diline karşı dikkatli olması gerektiğini açıklar.
Üstelik zarar yalnız hâkimin zihnindeki karar değildir. Sanığın ailesi, işi, sosyal ilişkileri, fiziksel güvenliği ve savunmasını sürdürebileceği toplumsal ortam da etkilenebilir. Trial by social media’nın hukuki zararı yalnız “hâkim etkilendi mi?” sorusuna indirgenmemelidir.
Pre-trial publicity literatürünün Türk hukukuna aktarımında bu nokta özellikle önemlidir. Türkiye’de profesyonel hâkimlerin karar verdiği bir sistemde jüri çalışmalarından doğrudan ‘hâkim etkilenir’ sonucu çıkarmak metodolojik olarak doğru değildir. Ancak bu, yoğun medya baskısının hukuken ilgisiz olduğu anlamına gelmez.
Bir ceza yargılamasının adilliği yalnız karar veren hâkimin zihinsel bağımsızlığına indirgenemez. Sanığın toplum içinde güvenli biçimde yaşaması, savunmasını sürdürebilmesi, yargılama çevresinin sürekli bir toplumsal cezalandırmaya dönüşmemesi de daha geniş adalet ortamının parçalarıdır.
Dolayısıyla deneysel bulgular burada ‘kanıtlanmış sonuç’ değil, ihtiyat gerekçesi olarak işlev görür. Makalenin yaklaşımı bu açıdan ölçülüdür: insan bilişinin olumsuz ön bilgilendirmeden etkilenebildiğini kabul eder; fakat yabancı jüri çalışmalarını Türk hâkimlerine mekanik biçimde uygulamaz.
X. Lekelenmeme Hakkı: Masumiyet Karinesinden Daha Geniş Bir Sosyal Koruma
Türk öğretisinde lekelenmeme hakkı masumiyet karinesiyle yakın ilişkili, fakat özellikle soruşturma aşamasında kişinin suçla özdeşleşmesini önlemeye yönelik bir koruma olarak ele alınmaktadır. Fatih Akıncı, hakkın kişinin toplum nezdindeki şeref ve itibarının korunmasıyla bağlantısını kurmakta; CMK m. 158/6’daki soruşturma yapılmasına yer olmadığı kararını bu hakkın önemli pozitif hukuk araçlarından biri olarak değerlendirmektedir.[17]
Berrin Akbulut da CMK m. 158/6’nın soyut ve genel ihbarlar veya araştırma yapılmasını gerektirmeksizin suç oluşturmadığı açık olan bildirimlerde kişiye şüpheli sıfatı verilmesini önleyerek lekelenmeme ve hukuki güvenliği korumayı amaçladığını belirtmektedir.[18]
Bu düzenlemenin sembolik anlamı büyüktür. Hukuk, bazı durumlarda kişiye “şüpheli” sıfatının verilmesini dahi gereksiz bir leke olarak görmektedir. Sosyal medya ise tam tersine, henüz hiçbir usulî sıfatı bulunmayan kişiyi dakikalar içinde “fail” veya “suçlu” etiketiyle anabilir.
Yeşim Yılmaz’ın 2025 tarihli kapsamlı çalışması basının haber verme hakkı ile masumiyet karinesi arasındaki dengeyi; haberin kamusal tartışmaya katkısı, bilgi edinme yöntemi ve doğruluğu, yargılamaya etkisi, özel hayat ve yaptırımın orantılılığı üzerinden incelemektedir. Şule Karataş’ın 2026 tarihli çalışması ise lekelenmeme hakkını masumiyet karinesiyle sınırlamayıp itibar ve özel hayat eksenine genişletmekte; önyargılı, sansasyonel, yoğun ve hedefli yayınların telafisi güç zararlarına dikkat çekmektedir.[19],[20]
Bu makale söz konusu Türk literatürünün önceliğini açıkça kabul etmektedir. Özgün iddiası, lekelenmeme–basın dengesini ilk kez kurmak değil; bu dengeyi dijital vigilantizm, görünürlük yoğunluğu ve dijital kalıcılık üzerinden yeni bir uygulama testine dönüştürmektir.
Bu özgünlük sınırının açıkça belirtilmesi akademik açıdan önemlidir. Bir çalışmanın katkısı her zaman daha önce hiç tartışılmamış bir hakkı keşfetmek zorunda değildir. Bazen özgünlük, mevcut hukuk ilkelerini yeni bir teknolojik olguya uyarlayan sistematik bir değerlendirme aracı geliştirmekte ortaya çıkar.
Burada önerilen katkı da bu niteliktedir. Masumiyet karinesi, şeref ve itibar, basın özgürlüğü ve lekelenmeme hakkı Türk hukukunda zaten tartışılan alanlardır. Yeni olan; bu alanları dijital görünürlük, tekrar, hedefleme, kalıcılık ve düzeltme asimetrisiyle birlikte okuyup somut yayınlar için yedi aşamalı bir değerlendirme sırasına dönüştürme çabasıdır.
Bu çerçeve, özellikle aynı içeriğin farklı platformlarda farklı etki yaratabileceği gerçeğini hukuki analize taşır. Bir paylaşımın hukuki riskini değerlendirirken yalnız metne değil, platform davranışına ve içeriğin dolaşım biçimine de bakmayı önerir.
XI. Dijital Kalıcılık: Suçlama ile Düzeltme Arasındaki Asimetri
Klasik basın hukukunda düzeltme, cevap, tazminat veya kararın yayımlanması gibi araçların temel varsayımı, hukuka aykırı yayının etkisinin en azından kısmen geri çevrilebilmesidir. Dijital ortamda bu varsayım zayıflamaktadır.
Bir suçlama ilk saatlerinde milyonlarca kullanıcıya ulaşıp ekran görüntüsü, video, yeniden yükleme ve arama motoru indeksleriyle çoğalabilir. Daha sonra beraat veya kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmesi hâlinde düzeltme aynı kitleye ulaşmayabilir. İlk iddia algoritmik hafızada kalırken hukuki sonuç daha düşük görünürlükte kalabilir.
Trottier’in dijital vigilantizm analizinde görünürlüğün “unwanted, intense and enduring” niteliği bu sorunu açıklar. Lev-On’un çevrimiçi taciz çalışması da kişinin görsel ve sosyal medya görünürlüğü arttıkça defamasyon ve taciz etkisinin yoğunlaşabileceğini göstermektedir.[21]
Bu nedenle dijital çağda şu ayrım yapılmalıdır:
HUKUKİ TELAFİ ≠ TOPLUMSAL / ALGORİTMİK TELAFİ
Mahkemenin beraat kararı hukuki statüyü düzeltir. Fakat arama motoru sonuçları, sosyal hafıza ve tekrar dolaşıma sokulan içerik kişinin suçla özdeşleşmesini sürdürebilir. Bu durum lekelenmeme hakkının yalnız yargılama sırasındaki dil meselesi olmadığını; zamansal ve teknolojik boyutu bulunduğunu gösterir.
Dijital kalıcılık meselesi, klasik telafi araçlarının sınırlarını görünür kılar. Hukuk bir içeriğin kaldırılmasına, cevap ve düzeltmeye veya tazminata karar verebilir; fakat hukuki kararın toplumsal hafızadaki etkisi ilk suçlamanın etkisiyle aynı hızda ve aynı ölçekte gerçekleşmeyebilir. Bu nedenle zarar yalnız yayımlandığı anda değil, zaman içinde nasıl çoğaldığı ve tekrar bulunduğu üzerinden de değerlendirilmelidir.
Burada ‘düzeltme asimetrisi’ kavramı açıklayıcıdır. İlk iddia merak, öfke ve belirsizlik nedeniyle yüksek etkileşim alabilir; daha sonra gelen beraat, takipsizlik veya düzeltme haberi aynı duygusal yoğunluğu üretmeyebilir. Sonuçta hukuken yanlışlanmış bir iddia dijital hafızada toplumsal olarak yaşamaya devam edebilir.
Bu asimetri yayın öncesi özenin önemini artırır. Geri döndürülmesi güç bir lekenin doğma ihtimali ne kadar yüksekse, kaynağın doğrulanması ve kesinlik dilinden kaçınılması da o kadar önemli hâle gelir. Böylece ‘kalıcılık’, yalnız sonradan telafi meselesi değil, baştan uygulanması gereken bir ihtiyat ölçütüdür.
XII. Türk Hukukunda Basın ve Sosyal Medya Yayınlarının Sınırları
Türk hukukunda bu alan tek bir normla düzenlenmemektedir. Soruşturmanın gizliliği, kişilerin suçlu görüntüsüyle sunulması, hakaret ve iftira hükümleri ile kişilik hakkını koruyan özel hukuk yolları farklı koşullarda devreye girebilir. Bu nedenle bir sosyal medya yayınının hukuki niteliği belirlenirken, aynı davranışı bütün sonuçlarıyla tek bir maddeye indirgemek yerine ilgili normların ayrı unsurları incelenmelidir.
A. Soruşturmanın Gizliliği
CMK m. 157 uyarınca kanunun başka hüküm koyduğu hâller saklı kalmak ve savunma haklarına zarar vermemek koşuluyla soruşturma evresindeki usul işlemleri gizlidir. Gizliliğin amacı yalnız savcılığın rahat çalışması değildir; delillerin korunması, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması, özel hayat ve şüphelinin lekelenmemesi de bu rejimle bağlantılıdır.[22]
Bu nedenle soruşturma dosyasından elde edilen her parçanın kamusal dolaşıma girmesi, “kamuoyu merak ediyor” gerekçesiyle otomatik olarak meşru kabul edilemez. Bununla birlikte soruşturmanın gizliliği, adli olayın haber konusu yapılamayacağı anlamına da gelmez.
Soruşturmanın gizliliğinin bu çerçevede iki yönlü işlevi vardır. Birinci yön, maddi gerçeğin araştırılmasının bozulmaması ve delillerin korunmasıdır. İkinci yön ise soruşturma henüz tamamlanmadan kişilerin toplum önünde suçla özdeşleştirilmesinin önlenmesidir. Dolayısıyla gizlilik sadece ‘savcının çalışma rahatlığı’ şeklinde dar yorumlanmamalıdır.
Bununla birlikte gizlilik ilkesi, adli olayların toplumsal tartışma dışına çıkarılması anlamına da gelmez. Kamuoyu olayın varlığını, soruşturmanın yürütüldüğünü, resmî açıklamaları ve hukuken açıklanabilir gelişmeleri tartışabilir. Sorun, gizli veya bağlamından kopmuş dosya parçalarının sanki nihai hüküm kurulmuş gibi dolaşıma sokulmasıyla belirginleşir.
B. TCK m. 285: Suçlu Görüntüsü ile Haber Verme Arasındaki Sınır
TCK m. 285/5, soruşturma ve kovuşturma evresinde kişilerin suçlu olarak algılanmalarına yol açacak biçimde görüntülerinin yayımlanmasını ayrıca yaptırıma bağlamaktadır. Aynı maddenin 6. fıkrası ise soruşturma ve kovuşturma işlemlerinin haber verme sınırları aşılmaksızın haber konusu yapılmasının suç oluşturmayacağını açıkça düzenler.[23]
Bu iki hükmün yan yana okunması önemlidir: Türk ceza hukuku “adli olayı konuşma” ile “suçlu imajı üretme” arasında ayrım yapmaktadır. Ancak m. 285/5’in özellikle görüntü yayınını düzenlediği unutulmamalı; bütün suçlayıcı yazılı paylaşımlar bu maddeye otomatik olarak sokulmamalıdır.
TCK m. 285 bakımından makalenin yaptığı ayrım, genişletici ceza hukuku yorumundan kaçınmak açısından değerlidir. Ceza normları belirli unsurlara dayanır; sosyal medyada görülen her haksız, sert veya yanlış yayın aynı suç tipinin içine yerleştirilemez. Özellikle beşinci fıkranın görüntü yayınına ilişkin yapısı dikkate alınmalıdır.
Buna karşılık altıncı fıkra da adli süreçlerin haber yapılmasının başlı başına yasak olmadığını gösterir. Böylece kanunun mantığı, ‘haber verme’ ile ‘suçlu görüntüsü yaratma’ arasında bir sınır kurar. Bu sınırın somut olayda belirlenmesi ise yayının içeriği, biçimi, bağlamı ve ilgili suç tipinin unsurları değerlendirilerek yapılmalıdır.
C. Hakaret, İftira ve Kişilik Hakları
TCK m. 125 kapsamında somut fiil veya olgu isnadı, bağlamına ve ifade özgürlüğünün sınırlarına göre hakaret suçunu gündeme getirebilir. TCK m. 267’deki iftira ise daha özel koşullara bağlıdır: fail, kişiye işlemediğini bildiği hukuka aykırı bir fiili, hakkında soruşturma/kovuşturma veya idari yaptırım uygulanmasını sağlamak amacıyla isnat etmelidir. Dolayısıyla her yanlış veya aşırı suçlama otomatik olarak iftira değildir.
Özel hukuk bakımından TMK m. 24–25 hukuka aykırı kişilik saldırılarına karşı önleme, durdurma ve tespit davalarıyla diğer koruma yollarını; TBK m. 58 ise kişilik hakkının zedelenmesi hâlinde manevi tazminatı düzenlemektedir. Dijital mahkûmiyet dili ceza suçu oluşturmasa bile özel hukuk sorumluluğu doğurabilir.
Ceza hukuku ile özel hukuk arasındaki bu ayrım uygulamada önemlidir. Bir yayın ceza kanunundaki belirli bir suç tipinin bütün unsurlarını taşımayabilir; buna rağmen kişinin şerefini, itibarını veya özel hayatını hukuka aykırı biçimde zedeleyebilir. Hukuki koruma, yalnız ceza yaptırımından ibaret değildir.
Bu nedenle dijital yargısız infaz tartışmasında ‘suç var mı?’ sorusu tek başına yeterli değildir. ‘Kişilik hakkına hukuka aykırı bir saldırı var mı?’, ‘saldırının önlenmesi veya durdurulması gerekir mi?’, ‘manevi zarar doğmuş mu?’ gibi özel hukuk soruları ayrıca gündeme gelebilir. Makalenin çok katmanlı yaklaşımı, aynı davranışın farklı hukuk alanlarında farklı ölçütlerle değerlendirilebileceğini hatırlatır.
XIII. Yargıtay’ın Görünür Gerçeklik ve Öz–Biçim Dengesi
Yargıtay’ın basın özgürlüğü ve kişilik hakları içtihadında haberin hukuka uygunluğu bakımından gerçeklik/görünür gerçeklik, güncellik, kamu yararı, toplumsal ilgi ve öz ile biçim arasındaki denge ölçütleri uzun süredir kullanılmaktadır. Hukuka uygun haber, yayın anında mevcut olan ve makul gazetecilik faaliyetiyle doğrulanabilen olgusal temele dayanmalıdır; sansasyon amacıyla gerçeğin genişletilmesi veya kişinin onurunu gereksiz biçimde zedeleyen sunum hukuka uygunluğu ortadan kaldırabilir.[24]
Bu ölçüt sosyal medya için daha da anlamlıdır. Bir iddianamenin kabul edildiğini söylemek görünür gerçeğin aktarılmasıdır. “İddianame kabul edildi, suçluluk kesinleşti” demek ise aynı olgudan hukuken taşımadığı sonucu çıkarmaktır.
Görünür gerçeklik ölçütünün dijital yayınlara uygulanmasında zaman faktörü özellikle önemlidir. Bir haberin hukuka uygunluğu çoğu durumda yayımlandığı andaki bilgi ve doğrulama imkânlarına göre değerlendirilir. Sonradan ortaya çıkan her yeni bilgi, geçmişteki yayını otomatik olarak hukuka aykırı hâle getirmeyebilir; buna karşılık yayın anında mevcut olan ciddi belirsizliklerin kesin hüküm diliyle gizlenmesi de özen yükümlülüğü bakımından sorun yaratabilir.
Burada öz–biçim dengesi de kritik rol oynar. İçeriğin temel olgusu doğru olsa bile başlık, görsel, tekrar, dramatizasyon veya montaj, okuyucuda olgunun taşıdığından daha kesin bir suçluluk izlenimi yaratabilir. Bu nedenle ‘doğru bir bilgi parçası kullandım’ savunması, sunum biçiminin ürettiği anlamı her zaman ortadan kaldırmaz.
Sosyal medyanın kısa içerik formatları bu riski büyütür. Hukuki dosyaların ihtiyat ve bağlam gerektiren yapısı, birkaç saniyelik video veya tek cümlelik başlığa sıkıştırıldığında usulî belirsizlikler görünmez hâle gelebilir. Yedi aşamalı testin kaynak, kesinlik ve bağlam aşamaları bu soruna cevap vermeyi amaçlar.
XIV. Güllü Tartışmasına Uygulama: Haber Nerede Biter, Dijital Hüküm Nerede Başlar?
Bu bölümde yapılacak uygulama, belirli yayıncı veya kullanıcılar hakkında hukuka aykırılık hükmü kurmayı amaçlamaz. Amaç, somut dosyanın usulî aşamalarını kullanarak hangi tür dil ve sunum biçimlerinin neden daha yüksek risk taşıdığını göstermektir. Böylece vaka, ‘kim suçlu?’ sorusunun değil, ‘bir toplum devam eden ceza dosyasını nasıl konuşmalı?’ sorusunun örneği hâline gelir.
Somut olayda yayınların tek tek hukuka uygunluğu bu makalenin konusu değildir. Bununla birlikte dosyanın usulî gelişimi, hangi dilin neden sorunlu olabileceğini göstermeye elverişlidir.
A. Soruşturma Aşamasında
Soruşturmanın ilk döneminde belirli kişilerin henüz şüpheli veya sanık dahi olmadığı süreçlerde kesin suçluluk dili kullanılması özellikle ağır risk taşır. Bilginin kaynağı çoğu kez açık değildir; dosya materyali bütünlük içinde görülmemiştir; kişilerin hukuki statüsü değişebilir. Bu aşamada kamusal tartışmanın dili zorunlu olarak daha ihtiyatlı olmalıdır.
Soruşturmanın erken evresi, bilgi eksikliğinin en yüksek olduğu dönemdir. Olayın niteliği, delillerin güvenilirliği, kişilerin dosyadaki rolleri ve hatta hangi ihtimallerin araştırılacağı değişebilir. Bu aşamada kesin suçluluk dili kullanmak, en düşük bilgi düzeyinde en yüksek kesinliği üretmek anlamına gelebilir.
Bu nedenle erken dönemde kullanılacak dilin ‘iddia’, ‘ihtimal’, ‘araştırma’ ve ‘resmî olarak doğrulanmış bilgi’ ayrımlarını görünür tutması gerekir. Bu yaklaşım haberi zayıflatmaz; okuyucunun hangi bilginin sabit, hangisinin tartışmalı olduğunu anlamasını sağlar. Özellikle özel kişilerin adlarının suçla kalıcı biçimde eşleşebildiği dijital ortamda bu ayrımın önemi daha da büyür.
B. İddianamenin Kabulünden Sonra
İddianamenin kabulüyle birlikte kamusal tartışmanın olgusal zemini genişler. Artık savcılığın hangi suçu isnat ettiği, mahkemenin hangi davayı göreceği ve sanığın usulî statüsü kamuya açık yargısal gerçeklerdir. Basın bunları haber verebilir; kamuoyu bunları tartışabilir.
Ancak iddianamenin kabulü suçluluğun kabulü değildir. Savcılığın iddiası, mahkemenin hükmü yerine geçmez. Bu nedenle:
“Savcılık X suçundan cezalandırılmasını talep ediyor.” → USULÎ GERÇEK
“X’in suçu artık kesinleşti.” → HENÜZ KURULMAMIŞ HÜKMÜN DİLİ
Bu ayrım yalnız nezaket meselesi değildir. Ceza muhakemesinin epistemik yapısını korur. İddianamede yer alan bir tanık beyanı, teknik tespit veya mesaj, duruşmada savunma tarafından tartışılacak ve mahkemece diğer bütün delillerle birlikte değerlendirilecektir.
İddianame, ceza yargılamasının önemli bir aşamasıdır; ancak işlevi bir mahkûmiyet kararı vermek değil, iddia makamının hangi fiil ve hukuki nitelendirme üzerinden yargılama talep ettiğini ortaya koymaktır. Bu sebeple iddianamenin kabul edilmesiyle ‘iddianın yargılanabilir olduğu’ sonucu ile ‘iddianın ispatlandığı’ sonucu birbirine karıştırılmamalıdır.
Gündelik haber dilinde bu fark bazen küçük bir kelime tercihi gibi görünebilir. Oysa ‘hakkında şu suçtan dava açıldı’ ile ‘şu suçu işledi’ cümleleri aynı şeyi söylemez. Birincisi usulî bir gelişmeyi aktarır; ikincisi ise henüz mahkemenin kurmadığı maddi ve hukuki sonucu kesinleştirir.
Bu nedenle doğru terminoloji aynı zamanda okuyucuya karşı dürüstlük meselesidir. Haber veren kişi, kendi kanaatini yargısal gerçek gibi sunmak yerine bilginin kaynağını ve statüsünü açıklar. Böylece kamuoyu tartışması devam ederken mahkemenin yerine geçilmiş olmaz.
C. Delil Fragmanı Problemi
Dijital platformların en güçlü fakat en sorunlu özelliklerinden biri uzun materyali kısa fragmana dönüştürmesidir. Saatlerce kayıt birkaç saniyelik klibe; uzun yazışma tek mesaja; bilirkişi raporu tek cümleye dönüşebilir. Fragman teknik olarak gerçek olabilir, fakat bağlamından koparıldığında yanıltıcı sonuç doğurabilir.
Bu nedenle dijital ceza kamusallığında “doğru parça” ile “doğru anlatı” arasında ayrım yapmak gerekir. Bir parçanın sahih olması, o parçadan çıkarılan suçluluk sonucunun doğru olduğunu kanıtlamaz.
Delil fragmanı problemi, dijital içerik üretiminin yapısal bir sonucudur. Platformlar kısa ve hızlı tüketilen parçaları öne çıkarırken ceza dosyaları çoğu zaman uzun zaman çizgileri, farklı beyanlar, teknik raporlar ve karşılıklı itirazlar içerir. Bu nedenle bir parçanın seçilmesi, daha o anda hangi bağlamın görünür kalacağına dair bir editoryal tercih yaratır.
Bir mesajın gerçek olması, o mesajın hangi konuşma zinciri içinde yazıldığından bağımsız olmadığı gibi; birkaç saniyelik görüntünün gerçek olması da görüntünün öncesi, sonrası veya teknik niteliğine ilişkin bütün soruları ortadan kaldırmaz. Hukuk, delili sadece ‘var mı?’ diye değil; ‘ne ispatlıyor, ne ölçüde güvenilir ve diğer delillerle nasıl ilişkilendirilmeli?’ sorularıyla değerlendirir.
Bu nedenle dijital kamusal tartışmanın en önemli özdenetim ilkelerinden biri, parçadan bütüne kesin sıçrama yapmamaktır. Bir materyal güçlü bir soru doğurabilir; fakat güçlü soru ile kesin cevap aynı şey değildir.
XV. Özgün Öneri: Yedi Aşamalı Dijital Ceza Kamusallığı Testi
Mevcut AYM, Yargıtay ve AİHM standartları ile trial by social media, digital vigilantism ve pre-trial publicity literatürü birlikte değerlendirildiğinde, devam eden ceza süreçlerine ilişkin yayın ve paylaşımların değerlendirilmesi için aşağıdaki yedi aşamalı test önerilebilir. Test, ifade özgürlüğünü bastırmak için değil, kamusal denetim ile dijital mahkûmiyet arasındaki çizgiyi görünür kılmak için tasarlanmıştır.
Testin amacı tek tek suç tiplerinin veya tazminat sorumluluğunun yerine geçmek değildir. Daha doğru ifadeyle bu model, bir paylaşımın veya yayının ‘risk haritasını’ çıkarmaya yarayan ön değerlendirme aracıdır. Yedi aşamada yüksek risk görülmesi, otomatik olarak hukuka aykırılık sonucu doğurmaz; fakat daha dikkatli bir norm analizi yapılması gerektiğini gösterir.
Testin güçlü tarafı, klasik hukuk ölçütleriyle dijital ortamın teknolojik özelliklerini aynı sırada bir araya getirmesidir. Usulî statü, kaynak ve dil klasik ceza muhakemesi ve basın hukuku kaygılarını; görünürlük ve kalıcılık ise sosyal medyanın ölçek, tekrar ve arşivlenebilirlik özelliklerini analize dâhil eder.
Pratikte test; gazeteci, içerik üreticisi, hukukçu, araştırmacı veya sosyal medya kullanıcısı için yayın öncesi bir kontrol listesi gibi de düşünülebilir: Kimi anlatıyorum? Bilgiyi nereden biliyorum? Ne kadar kesin konuşuyorum? Bağlamı koruyor muyum? Kamu yararı var mı? Sunum kişiyi damgalıyor mu? Yanlışsam düzeltmenin gerçekçi bir yolu var mı?
1. Usulî Statü Testi
İlk soru hedef alınan kişinin hukuki statüsüdür. Bir kişi tanık, ihbar edilen kişi, şüpheli, sanık veya hükümlü olabilir. Bu sıfatlar birbirinin eş anlamlısı değildir. Yayının kullandığı dil gerçek usulî statüyü aşarak kişiyi daha ileri bir suçluluk kategorisine taşıyor mu?
Özellikle “şüpheli” ile “suçlu”, “sanık” ile “hükümlü” arasındaki ayrım korunmalıdır. Usulî statü testinin amacı, kamusal dilin mahkemenin henüz kurmadığı statüyü üretmesini engellemektir.
Usulî statü testi, yedi aşamanın başlangıç noktasıdır; çünkü sonraki bütün değerlendirmelerin dili buna göre değişir. Hakkında yalnızca bir ihbar bulunan kişiyle iddianamesi kabul edilmiş sanık veya hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet bulunan hükümlü aynı sözcüklerle anlatılamaz. Statü ne kadar erken aşamadaysa kesin suçluluk dilinden kaçınma ihtiyacı o kadar belirginleşir.
Uygulamada bu test için basit bir soru yeterlidir: ‘Kullandığım kelime, mahkeme dosyasındaki mevcut hukuki sıfattan daha ileri bir suçluluk sonucu mu üretiyor?’ Cevap evetse, yayın dili yeniden kurulmalıdır.
2. Kaynak ve Doğrulanabilirlik Testi
İddianın kaynağı nedir? Mahkeme kararı mı, iddianame mi, resmî açıklama mı, duruşma tutanağı mı, gazetecilik araştırması mı, taraf beyanı mı, anonim hesap mı? Kaynak zayıfladıkça kullanılan kesinlik dili de azalmalıdır.
Bu aşama Axel Springer çizgisindeki bilginin elde edilme yöntemi ve doğruluğu kriteri ile Yargıtay’ın görünür gerçeklik yaklaşımını dijital ortama taşır.
Kaynak testi, ‘bir yerde gördüm’ ile ‘doğrulanabilir bilgiye dayanıyorum’ arasındaki farkı görünür kılar. Resmî karar, iddianame, duruşma tutanağı, taraf açıklaması ve anonim sosyal medya iddiası aynı güven düzeyine sahip değildir. Kaynak zayıfladıkça, kullanılan dilin de daha ihtiyatlı olması gerekir.
Burada ikinci bir soru da kaynağın bağımsızlığıdır. Aynı iddianın yüzlerce hesap tarafından tekrar edilmesi, eğer hepsi tek bir doğrulanmamış kaynağa dayanıyorsa, yüzlerce bağımsız doğrulama anlamına gelmez. Dijital tekrar, kaynak çoğulluğu görüntüsü yaratabilir; test bu görüntünün arkasındaki gerçek bilgi zincirini sorgular.
3. Dil ve Kesinlik Testi
Yayın, “iddia edildi”, “savcılığa göre”, “soruşturuluyor”, “mahkeme önünde tartışılacak” gibi usulî dili mi kullanmaktadır; yoksa “öldürdü”, “fail budur”, “suç ispatlandı” gibi hüküm dili mi?
Masumiyet karinesinin kamu makamlarına ilişkin AİHM içtihadındaki şüphe bildirme–suçluluk ilanı ayrımı, özel medya bakımından da ifade özgürlüğü–itibar dengesinde güçlü bir analojik ölçüttür.
Dil ve kesinlik testi, bir yayının hukuki riskini çoğu zaman birkaç kelimede görünür hâle getirir. ‘İddia edildi’, ‘savcılığa göre’, ‘yargılamada tartışılacak’ gibi ifadeler bilginin kaynağını ve geçiciliğini açık eder. ‘Kesin’, ‘fail’, ‘ispatlandı’ gibi kelimeler ise yargısal değerlendirme tamamlanmadan sonuç bildirir.
Bu test, her cümlenin mutlaka ihtiyat ekiyle kurulmasını gerektiren mekanik bir dil kuralı değildir. Ama okuyucunun, olgunun hangi kısmının doğrulanmış usulî gerçek; hangi kısmının iddia, yorum veya çıkarım olduğunu ayırt edebilmesini ister. İyi hukuk dili ile iyi gazetecilik dili burada aynı noktada buluşur: bilgi düzeyini olduğundan daha kesin göstermemek.
4. Delil Bütünlüğü ve Bağlam Testi
Yayınlanan materyal bütünden koparılmış mı? Karşı deliller, önceki/sonraki konuşmalar veya teknik belirsizlikler görünmez hâle getirilmiş mi? Bir görüntünün veya mesajın sahih olması, yayınlanan yorumun sahih olduğu anlamına gelmez.
Bu aşama dijital “amatör dedektiflik” için özellikle önemlidir. Ham materyal erişimi demokratik denetimi güçlendirebilir; fakat aynı ham materyalin bağlamsız yorumlanması yeni yanlışlıklar üretebilir.
Delil bütünlüğü testi, dijital ortamda ‘gerçek ama yanıltıcı’ içerik ihtimalini merkeze alır. Bir görüntü sahte olmayabilir, bir mesaj gerçekten yazılmış olabilir; buna rağmen seçilen kesit, zaman sırası veya dışarıda bırakılan karşı bilgi nedeniyle ortaya çıkan anlatı eksik veya yanıltıcı olabilir.
Bu yüzden test, yalnız materyalin sahihliğini değil, çıkarılan sonucun kapsamını da sorgular. ‘Bu parça gerçekten var mı?’ sorusunun ardından ‘bu parça, ileri sürdüğüm sonucu gerçekten taşıyor mu?’ sorusu gelmelidir. Ceza muhakemesinin delilleri birlikte değerlendirme mantığı dijital kamusal tartışmaya bu şekilde uyarlanabilir.
5. Kamu Yararı–Merak ve Gereklilik Testi
Bilginin açıklanması adalet sisteminin işleyişi, kamusal güvenlik veya kamu makamlarının hesap verebilirliği hakkında anlamlı tartışmaya katkı sağlıyor mu? Yoksa yalnız kişilerin mahrem hayatına ilişkin merakı mı tatmin ediyor?
Kamuya mal olmuş olay, olayla bağlantılı herkesin bütün özel hayatını kamusal hâle getirmez. Bédat ve Axel Springer kriterlerinin merkezindeki ayrımlardan biri budur.
Kamu yararı testi, özellikle merakın çok yüksek olduğu vakalarda en zor aşamalardan biridir. Kamuoyunun bir ayrıntıyı bilmek istemesi ile o ayrıntının kamusal tartışma bakımından gerekli olması aynı değildir. Kişinin aile ilişkileri, özel yazışmaları veya geçmişine ilişkin bilgiler ancak somut tartışmaya anlamlı katkı sağladıkları ölçüde daha güçlü bir açıklama gerekçesine sahip olabilir.
Pratik soru şudur: ‘Bu bilgiyi çıkardığımda kamunun adalet sistemini anlama veya denetleme imkânı gerçekten azalıyor mu?’ Cevap hayırsa, açıklamanın esas nedeni kamu yararından çok merak veya sansasyon olabilir.
6. Damgalama ve Görünürlük Yoğunluğu Testi
Yayının yalnız sözcükleri değil sunum biçimi de değerlendirilmelidir. Suçlu fotoğrafı estetiği, kelepçe görüntüsünün bağlamsız tekrarı, kanlı grafikler, hedef gösteren başlıklar, fail oylamaları, montaj videoları veya kişisel bilgilerin yayılması suçluluk algısını güçlendirebilir.
Trottier’in ’weaponised visibility’ yaklaşımından hareketle, aynı bilgi farklı görünürlük mimarilerinde farklı hak ihlali riski doğurabilir. Bu nedenle erişim, tekrar, etiketleme ve hedefleme yoğunluğu maddi değerlendirmeye dâhil edilmelidir.
Damgalama testi, hukuki analize görsel ve dağıtımsal bir boyut ekler. Aynı kelimeler nötr bir haber sayfasında ve hedef gösteren montaj, dramatik müzik, kelepçe görüntüsü, kırmızı grafikler veya tekrar eden ‘fail’ etiketleriyle sunulduğunda aynı toplumsal anlamı üretmeyebilir.
Bu aşamada ölçü yalnız toplam izlenme sayısı değildir. İçeriğin kişinin adıyla eşleştirilmesi, koordineli biçimde tekrar edilmesi, özel bilgilerin yayılması, başka hesapların hedefe yönlendirilmesi ve içeriğin farklı mecralarda yeniden üretilmesi de görünürlük yoğunluğunu artırabilir. Böylece biçim ve dağıtım, maddi değerlendirmenin parçası hâline gelir.
7. Dijital Kalıcılık ve Düzeltme Asimetrisi Testi
Son soru geri döndürülebilirliktir. Yanlış olduğu ortaya çıkan iddia gerçekten düzeltilebilir mi? İlk suçlama milyonlara ulaşmış, beraat veya düzeltme birkaç bin kişiye ulaşmışsa biçimsel düzeltme toplumsal lekeyi gidermeyebilir.
Bu nedenle yayın öncesi özenin derecesi, potansiyel dijital kalıcılıkla birlikte düşünülmelidir. İddianın yanlışlanması hâlinde meydana gelecek zararın yüksek ve geri dönüşü zor olması, kesinlik dilinin daha ihtiyatlı kurulmasını gerektirir.
Kalıcılık testi, yayın kararına geleceğe dönük bir soru ekler: ‘Yanlış olduğum anlaşılırsa bu etkiyi gerçekten geri çevirebilir miyim?’ İçeriğin kolayca kopyalanabildiği, ekran görüntüsü alınabildiği ve arama motorları tarafından indekslenebildiği ortamlarda bu sorunun cevabı çoğu zaman sınırlıdır.
Bu nedenle potansiyel zarar büyüdükçe doğrulama standardının da yükselmesi gerekir. Özellikle kişiyi ağır bir suçla doğrudan özdeşleştiren ve yüksek erişim beklenen içeriklerde, sonradan küçük bir düzeltme yayımlama ihtimali baştaki kesinlik dilini meşrulaştırmamalıdır.
XVI. Testin Sansürcü Olmaması İçin Üç Güvence
Önerilen test, ceza dosyaları hakkında yalnız resmî makamların konuşabileceği bir model değildir. Böyle bir sonuç demokratik denetimi zayıflatır ve basın özgürlüğünün özüne zarar verir. Bu nedenle test üç güvenceyle birlikte uygulanmalıdır.
Bu üç güvence testin demokratik meşruiyeti için zorunludur. Eğer model yalnız ‘konuşmayın’ sonucuna ulaşsaydı, trial by social media sorununu çözerken kamusal denetimin faydalarını da ortadan kaldırmış olurdu. Oysa çalışma, dijital katılımın resmî anlatıları sınama ve unutulan sorunları görünür kılma potansiyelini açıkça kabul etmektedir.
Bu nedenle testin doğru kullanımı, sert eleştiri ile suçluluk ilanını; resmî bilgi ile resmî bilginin eleştirilemezliği düşüncesini; etik risk ile otomatik hukuka aykırılık sonucunu birbirinden ayırmayı gerektirir. Böyle bir ayrım yapılmadığında test kolaylıkla sansür aracına dönüşebilir.
A. Eleştiri ile Suçluluk İlanı Ayrılmalıdır
“Soruşturma eksik yürütüldü”, “bu delil neden incelenmedi?”, “savcılık şu çelişkiyi açıklamalı” gibi ifadeler suçluluk ilanı değildir. Kamu makamlarının faaliyetlerinin sert eleştirisi demokratik toplumda yüksek koruma görür.
Bir soruşturmayı, savcılık kararını veya kolluk faaliyetini sert biçimde eleştirmek, belirli bir kişiyi suçlu ilan etmekle aynı eylem değildir. Demokratik toplumda kamu gücünün denetlenmesi geniş bir ifade alanına ihtiyaç duyar. Bu nedenle ‘neden şu delil toplanmadı?’ sorusu ile ‘o hâlde fail kesin olarak X’tir’ sonucu arasında açık bir sınır korunmalıdır.
B. Resmî Anlatı da Eleştirilebilir
Masumiyet karinesini korumak, savcılık veya kolluk açıklamasını dokunulmaz gerçek hâline getirmez. Lev-On’un çalışmalarının gösterdiği gibi, sosyal medya bazı dosyalarda resmî anlatıların sınanmasına ve hataların görünür olmasına katkı sağlayabilir. Test, yalnız özel kişilerin değil resmî açıklamaların da kaynak, dil ve kesinlik bakımından denetlenmesini gerektirir.
Resmî kaynakların da hata yapabileceği veya eksik bilgi verebileceği ihtimali göz ardı edilmemelidir. Bu nedenle kaynak güvenilirliği testi, resmî açıklamayı otomatik ‘mutlak gerçek’ seviyesine yükseltmez; yalnız kaynağın niteliğini ve açıklamanın hangi usulî aşamaya ait olduğunu dikkate alır. Kamusal denetim, gerektiğinde resmî anlatının çelişkilerini de sorgulayabilmelidir.
C. Hukuka Aykırılık Otomatik Değildir
Testte bir veya birkaç risk göstergesinin bulunması her zaman suç veya tazminat sorumluluğu doğduğu anlamına gelmez. Somut hukuk normunun unsurları ayrıca değerlendirilmelidir. Model bir ceza normu değil, haklar arası denge ve özen standardı önerisidir.
Bu güvence ceza hukukunun kanunilik ve tipiklik ilkeleri bakımından özellikle önemlidir. Yedi aşamalı model bir suç tanımı değildir; bir paylaşımın ‘testten geçememesi’ tek başına TCK kapsamında suç işlendiği veya tazminat borcu doğduğu anlamına gelmez. Somut olayda uygulanacak normun bütün unsurları ayrıca ve bağımsız biçimde incelenmelidir.
XVII. Dijital Hükmün Kurumsal Problemi
“X suçludur” cümlesi gündelik konuşmada bir kanaat gibi görünebilir. Hukukta ise suçluluk sonucu belirli kurumsal koşullara bağlıdır: kanuni suç tanımı, yetkili ve bağımsız mahkeme, hukuka uygun delil, savunma hakkı, çelişmeli yargılama, ispat standardı ve gerekçeli karar.
Sosyal medyanın aynı cümleyi bu koşullar olmadan kurabilmesi, yalnız “erken konuşmak” değildir. Sonuç, onu meşrulaştıran prosedürden ayrılmıştır. Bu nedenle dijital yargısız infazın hukuk devleti bakımından en derin problemi şudur:
Hükmün sonucu, hükmü meşru kılan usulden koparılmaktadır.
Bu kopuşun sonuçları özellikle geri dönüşsüzdür. Ceza mahkemesi beraat verebilir; fakat toplumun dijital hafızası aynı hızla beraat etmeyebilir. Bu nedenle hukuk devleti yalnız mahkemenin doğru karar vermesine değil, kişi hakkında suçluluk statüsünün hangi kurum ve hangi usulle üretildiğine de önem verir.
Hukuk devletinin usul fikri, yalnız doğru sonuca ulaşmakla açıklanamaz. Aynı derecede önemli olan, sonucun hangi yöntemle ve kim tarafından üretildiğidir. Bir kişinin suçlu olduğuna ilişkin toplumsal kanaat gerçeğe uygun çıksa bile bu kanaatin yargılama tamamlanmadan kesin hüküm gibi kurulması, ceza muhakemesinin meşruiyet mantığını ortadan kaldırmaz.
Çünkü yargısal hükmü sıradan kanaatten ayıran şey yalnız içerdiği sonuç değildir. Yetkili mahkeme, savunma hakkı, delillerin tartışılması, hukuka uygunluk denetimi, ispat standardı ve gerekçelendirme birlikte hükmü kurumsal olarak meşru kılar. Sosyal medya aynı sonucu bu koşullar olmaksızın ürettiğinde, sonuç biçimsel olarak benzer görünse bile hukuki niteliği tamamen farklıdır.
Makalenin ‘hükmün sonucu, hükmü meşru kılan usulden koparılmaktadır’ önermesi bu nedenle yalnız iletişim etiğine ilişkin değildir. Bu önerme, dijital çağda hukuk devletinin neden usul fikrine ihtiyaç duyduğunu açıklayan kurumsal bir tezdir.
Sonuç
Güllü’nün ölümü sonrasında ortaya çıkan yoğun medya ve sosyal medya tartışması, dijital çağda ceza adaletinin karşı karşıya bulunduğu daha genel bir sorunun örneğidir. Bir ölüm veya ağır suç iddiası artık yalnız kolluk, savcılık, avukatlar ve gazeteciler arasında tartışılmamaktadır. Binlerce kullanıcı aynı anda görüntü inceleyebilmekte, mesajları sıralayabilmekte, alternatif senaryolar üretebilmekte ve bunları milyonlara ulaştırabilmektedir.
Bu katılımcılığın demokratik değeri vardır. Dijital kamusal alan, dosyaların unutulmasını önleyebilir, kurumsal hataları ortaya çıkarabilir, mağdur yakınlarının sesini büyütebilir ve ceza adaletini profesyonellerin kapalı alanından çıkarabilir. Gies ve Lev-On’un çalışmalarının önemli katkısı, trial by social media’yı yalnız patolojik bir olgu olarak görmememiz gerektiğini göstermesidir.
Fakat katılımcı adalet ile paralel mahkûmiyet aynı şey değildir. Toplumun bilgiye erişim hakkı, bireyin yargı kararı olmadan suçlu kimliğine dönüştürülmesini kapsamaz. Şüpheyi tartışmak ile hüküm kurmak arasında hukuki ve epistemik sınır bulunmaktadır.
Bu çalışmadan çıkarılabilecek en genel ders, dijital kamusal alanın ceza adaletinin düşmanı veya alternatifi olarak tek renkte tanımlanamayacağıdır. Aynı araçlar bir dosyadaki çelişkiyi görünür kılabilir, resmî makamları açıklama yapmaya zorlayabilir ve kamusal denetimi güçlendirebilir; fakat aynı zamanda doğrulanmamış iddiaları büyütebilir, kişileri hedef hâline getirebilir ve henüz kurulmamış bir mahkûmiyetin toplumsal etkilerini üretebilir.
Bu ikili yapı nedeniyle hukukun görevi ne kamusal tartışmayı tamamen susturmak ne de dijital kalabalığı fiilî bir mahkeme olarak kabul etmektir. Asıl ihtiyaç, konuşmanın bilgi düzeyiyle orantılı, kişilik haklarına duyarlı ve yargısal usulün sınırlarını tanıyan bir kamusal dil geliştirmektir.
Bu çalışmanın ilk sonucu, masumiyet karinesinin kapsamının doğru kurulması gerektiğidir. Anayasa m. 38/4 ve AİHS m. 6/2’nin klasik doğrudan muhatapları yargı ve kamu makamlarıdır. Özel medya veya sosyal medya kullanıcısının her suçlayıcı paylaşımını doğrudan m. 6/2 ihlali olarak nitelendirmek doğru değildir. Özel aktörler bakımından şeref ve itibar, özel hayat, kişilik hakları, devletin pozitif yükümlülükleri ve adil yargılamaya dış etkiler birlikte değerlendirilmelidir.
İkinci sonuç, lekelenmeme hakkının dijital çağda yalnız sözcüklerin içeriğiyle açıklanamayacağıdır. Trottier’in gösterdiği gibi görünürlük bizzat yaptırım aracına dönüşebilir. Dijital çağda lekelenme, isnadın içeriği + görünürlüğün yoğunluğu + kalıcılık bileşiminden doğmaktadır.
Üçüncü sonuç, kamu yararı ile kamusal merakın ayrılmasıdır. Kamuya mal olmuş bir ölümün yargısal süreci yüksek haber değerine sahiptir; ancak bu, olayla bağlantılı herkesin mahrem hayatını veya her soruşturma materyalini sınırsız kamusal malzeme hâline getirmez.
Dördüncü sonuç, iddianame ile hüküm arasındaki sınırdır. 23 Ağustos 2026 itibarıyla Güllü’nün ölümüne ilişkin iddianame kabul edilmiş ve kamu davası açılmıştır; fakat yargılama henüz hükümle sonuçlanmamıştır. İddianame, savcılığın yargılamada ispatlamaya çalışacağı isnatları içerir. Bu nedenle iddianamenin kabulü, suçluluğun kesinleşmesi değildir.
Beşinci sonuç, pre-trial publicity literatürünün ihtiyatla kullanılması gerektiğidir. Jüri sistemlerinde yapılan deneyler olumsuz dava öncesi yayınların suçluluk değerlendirmelerini etkileyebildiğini göstermektedir. Ancak bu bulgular profesyonel Türk hâkimlerine doğrudan aktarılmaz. Buna rağmen insan bilişindeki önyargı etkilerini ve medyanın yalnız “zararsız konuşma” olmadığı gerçeğini göstermeleri bakımından önemlidir.
Altıncı sonuç, önerilen Yedi Aşamalı Dijital Ceza Kamusallığı Testi’nin sansür modeli olmadığıdır. Test, kamusal tartışmayı sona erdirmeyi değil, tartışmanın hangi noktada dijital mahkûmiyete dönüştüğünü saptamayı amaçlar:
USULÎ STATÜ → KAYNAK → KESİNLİK DİLİ → DELİL BAĞLAMI → KAMU YARARI → GÖRÜNÜRLÜK → KALICILIK
Bu yedi sorunun birlikte kullanılması, hem ifade özgürlüğünü hem de ceza muhakemesinin temel güvencelerini aynı anda ciddiye alan bir değerlendirme modeli sağlar.
Testin aşamaları birbirinden bağımsız kutular olarak değil, birbirini etkileyen bir bütün olarak okunmalıdır. Örneğin kaynak çok zayıfsa kesinlik dili daha ihtiyatlı olmalıdır; görünürlük ve kalıcılık çok yüksekse yayın öncesi doğrulama ihtiyacı artar; kamu yararı zayıfsa mahremiyet müdahalesini haklılaştırmak güçleşir. Böylece test, tek bir ölçütün mekanik üstünlüğü yerine kümülatif bir değerlendirme önerir.
Bu yaklaşım aynı zamanda farklı aktörlere uyarlanabilir. Profesyonel gazeteci için kaynak doğrulama ve kamu yararı; sosyal medya kullanıcısı için kesinlik dili ve yeniden paylaşımın etkisi; kamu makamı için masumiyet karinesine uygun resmî dil; platform tartışmaları bakımından ise görünürlük ve kalıcılık özellikle öne çıkabilir.
Son ve genel sonuç ise şudur: Kamuoyunun yargı sistemini denetlemesi hukuk devletinin gereğidir; kamuoyunun mahkemenin yerine geçmesi ise hukuk devletinin usul fikrini aşındırır. Kamunun soru sorması demokratik denetimdir. Kamunun hüküm kurması yargısal ikamedir.
Bu nedenle dijital çağda masumiyet karinesinin ve lekelenmeme hakkının en kısa formülü hâlâ şudur:
Şüphe konuşulabilir; hüküm beklenmelidir.
Bu cümle, çalışmanın ifade özgürlüğü ile masumiyet karinesi arasında kurduğu dengeyi özetlemektedir. Şüpheyi konuşmak; soru sormak, çelişki göstermek, delillerin araştırılmasını talep etmek ve kamusal makamları eleştirmek demektir. Hükmü beklemek ise susmak değil, suçluluğu kesinleştiren dilin ancak onu meşru kılan yargısal süreç tamamlandığında kurulabileceğini kabul etmektir.
Dijital çağda bu ayrımın önemi daha da büyüktür; çünkü ilk kanaat saniyeler içinde milyonlara ulaşabilirken yargısal doğrulama aylar veya yıllar sürebilir. Hukukun yavaşlığı ile dijital kamunun hızı arasındaki gerilim bütünüyle ortadan kaldırılamaz. Ancak kaynak, dil, bağlam, kamu yararı, görünürlük ve kalıcılık konusunda daha yüksek bir özen standardı, bu gerilimin kişileri peşinen mahkûm eden bir dijital cezaya dönüşmesini sınırlayabilir.
Kaynakça
A. Türk Hukuku, Öğreti ve İçtihat
Akbulut, Berrin. “Soruşturma Yapılmasına Yer Olmadığı Kararı (CMK m. 158/6).” Ceza Hukuku ve Kriminoloji Dergisi 10/1 (2022): 153–209. DOI: 10.26650/JPLC2022-1093481.
Akıncı, Fatih. “Lekelenmeme Hakkı.” Türkiye Adalet Akademisi Dergisi 43 (2020): 177–202.
Karataş, Şule. “Medyada Suçla Özdeşleştirme Pratiklerinde Lekelenmeme Hakkının Masumiyet Karinesi ve İtibar Hakkı Görünümü.” Ceza Hukuku ve Kriminoloji Dergisi 13/2 (2026): 400–428. DOI: 10.26650/JPLC2025-1767690.
Yılmaz, Yeşim. “Masumiyet Karinesi ile Basının Haber Verme Hakkı Arasındaki İlişkinin Ceza Hukuku Bağlamında İncelenmesi.” Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 74/2 (2025): 695–772. DOI: 10.33629/auhfd.1657704.
Anayasa Mahkemesi, Galip Şahin [1. B.], B. No: 2015/6075, 11.6.2018.
Anayasa Mahkemesi, İlhan Cihaner (2), B. No: 2013/5574, 30.6.2014.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/4-1414, K. 2019/464, 16.4.2019.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, özellikle m. 17, 20, 26, 28, 36 ve 38.
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, özellikle m. 125, 267 ve 285.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, özellikle m. 157 ve 158/6.
4721 sayılı Türk Medenî Kanunu, m. 24–25.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu, m. 58.
B. AİHM, Avrupa Birliği ve Karşılaştırmalı Hukuk
European Court of Human Rights. Allenet de Ribemont v. France, App. No. 15175/89, 10 February 1995.
European Court of Human Rights. Axel Springer AG v. Germany [GC], App. No. 39954/08, 7 February 2012.
European Court of Human Rights. Bédat v. Switzerland [GC], App. No. 56925/08, 29 March 2016.
European Court of Human Rights. Butkevičius v. Lithuania, App. No. 48297/99, 26 March 2002.
European Court of Human Rights. Daktaras v. Lithuania, App. No. 42095/98, 10 October 2000.
European Court of Human Rights. Guide on Article 6 of the European Convention on Human Rights – Right to a Fair Trial (Criminal Limb), 2026.
European Union Agency for Fundamental Rights. Presumption of Innocence and Related Rights – Professional Perspectives. Luxembourg: Publications Office of the European Union, 2021.
European Parliament and Council. Directive (EU) 2016/343 of 9 March 2016 on strengthening certain aspects of the presumption of innocence and of the right to be present at the trial in criminal proceedings.
C. Trial by Media, Dijital Vigilantizm ve Sosyal Psikoloji
Gies, Lieve, ed. Trial by Media: Participatory Justice in a Networked World. Cham: Palgrave Macmillan, 2025. DOI: 10.1007/978-3-031-80593-6.
Lev-On, Azi. “Democratizing the Discourse on Criminal Justice in Social Media: The Activity for Justice for Roman Zadorov as a Case Study.” Humanities and Social Sciences Communications 10, 770 (2023). DOI: 10.1057/s41599-023-02302-9.
Lev-On, Azi. “The Complexities of Trial by Social Media: Examining the Connection Between Self-exposure and Harassment.” In Lieve Gies (ed.), Trial by Media: Participatory Justice in a Networked World, 103–133. Palgrave Macmillan, 2025. DOI: 10.1007/978-3-031-80593-6_5.
Resta, Giorgio. “Trying Cases in the Media: A Comparative Overview.” Law and Contemporary Problems 71/4 (2008): 31–66.
Steblay, Nancy Mehrkens, Jasmina Besirevic, Solomon M. Fulero, and Belia Jimenez-Lorente. “The Effects of Pretrial Publicity on Juror Verdicts: A Meta-Analytic Review.” Law and Human Behavior 23/2 (1999): 219–235. DOI: 10.1023/A:1022325019080.
Stoyanova, Maria. “The Impact of Media Publicity on the Presumption of Innocence.” In Lieve Gies (ed.), Trial by Media: Participatory Justice in a Networked World, 269–293. Palgrave Macmillan, 2025. DOI: 10.1007/978-3-031-80593-6_11.
Trottier, Daniel. “Digital Vigilantism as Weaponisation of Visibility.” Philosophy & Technology 30/1 (2017): 55–72. DOI: 10.1007/s13347-016-0216-4.
D. Güncel Vaka ve Haber Kaynakları
Baykal, Zehra. “Şarkıcı Güllü’nün kızı ve arkadaşının avukatından suç duyurusu.” Demirören Haber Ajansı (DHA), 26 Ekim 2025. Erişim 23 Ağustos 2026. https://www.dha.com.tr/gundem/sarkici-gullunun-kizi-ve-arkadasinin-avukatindan-suc-duyurusu-2746149.
Demirören Haber Ajansı (DHA). “Yalova - Güllü’nün ölümüne ilişkin iddianame kabul edildi; kızı Tuğyan ağırlaştırılmış müebbetle yargılanacak.” 18 Ağustos 2026. Erişim 23 Ağustos 2026. https://www.dha.com.tr/yerel-haberler/yalova/merkez/yalova-gullunun-olumune-iliskin-iddianame-ka-2929343.
Euronews Türkçe. “Güllü’nün kızı için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi.” 18 Ağustos 2026. Erişim 23 Ağustos 2026. https://tr.euronews.com/kultur/2026/08/18/gullunun-kizi-icin-agirlastirilmis-muebbet-hapis-cezasi-istendi.
Metodolojik ve Editoryal Not
Bu çalışma 23 Ağustos 2026 tarihi itibarıyla kamuya açık usulî durum esas alınarak hazırlanmıştır. Gül Tut’un ölümünün gerçekleşme biçimi veya yargılanmakta olan kişilerin cezai sorumluluğu hakkında kanaat açıklanmamaktadır. İddianame içeriği, hükmen sabit maddi gerçek olarak değil, iddia makamının yargılamada ispat etmeye çalışacağı isnatlar olarak değerlendirilmiştir.
Makale, Güllü dosyasına ilişkin sosyal medya ve televizyon yayınlarını tek tek hukuka uygunluk denetimine tabi tutmamaktadır. Kamuya açık olay yalnız “trial by social media” probleminin somutlaştırılması için kullanılmaktadır. Özel kişiler hakkında doğrulanmamış iddiaların yeniden yayımlanmasından bilinçli biçimde kaçınılmıştır.
Türk literatüründe Yeşim Yılmaz ve Şule Karataş’ın yakın tarihli çalışmalarının basın özgürlüğü, masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkı arasındaki dengeyi bu makaleden önce kapsamlı biçimde incelediği açıkça kabul edilmektedir. Bu makalenin özgünlük iddiası bu genel denge fikrinde değil; dijital vigilantizm, pre-trial publicity ve çevrimiçi görünürlük literatürünü Türk pozitif hukukuyla birleştiren Yedi Aşamalı Dijital Ceza Kamusallığı Testinde bulunmaktadır.
Genişletilmiş metinde yapılan açıklamalar da aynı metodolojik sınır içinde kalmaktadır. Yeni paragraflar, mevcut kaynakların ve makalenin kurduğu normatif çerçevenin daha anlaşılır biçimde açıklanması ve yorumlanması amacı taşımaktadır; somut ceza dosyasına ilişkin yeni bir maddi olgu, yeni bir suçluluk değerlendirmesi veya kaynaklarda bulunmayan bir isnat eklenmemiştir.
Lieve Gies (ed.), Trial by Media: Participatory Justice in a Networked World (Cham: Palgrave Macmillan, 2025), özellikle Gies'in “Introduction: Understanding Trial by Media and Participatory Justice in a Networked World”, 1–23. Kitap, trial by media'nın doğal adaletle zorunlu olarak bağdaşmaz olduğu varsayımını sorgular ve katılımcı adaletin hem yararlarını hem zararlarını inceler. ↑
Azi Lev-On, “Democratizing the Discourse on Criminal Justice in Social Media: The Activity for Justice for Roman Zadorov as a Case Study”, Humanities and Social Sciences Communications 10, 770 (2023), DOI 10.1057/s41599-023-02302-9. Lev-On dijitalleşme, materyale erişim ve tartışma alanlarını ceza adaletine ilişkin bilginin demokratikleşmesinin koşulları arasında sayar. ↑
Zehra Baykal, “Şarkıcı Güllü’nün kızı ve arkadaşının avukatından suç duyurusu”, Demirören Haber Ajansı (DHA), 26 Ekim 2025. Haberde avukat Merve Uçanok’un televizyon ve sosyal medya yayınlarına karşı suç duyurusunda bulunduğu ve süreci “linç kampanyası ve itibar suikastı” olarak nitelendirdiği aktarılmaktadır. Bu niteleme taraf iddiası olarak kullanılmaktadır. ↑
Demirören Haber Ajansı (DHA), “Yalova - Güllü’nün ölümüne ilişkin iddianame kabul edildi; kızı Tuğyan ağırlaştırılmış müebbetle yargılanacak”, 18 Ağustos 2026; Euronews Türkçe, “Güllü’nün kızı için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi”, 18 Ağustos 2026. İddianamenin kabul edilmesi suçluluğun tespiti değildir; yalnız kamu davasının kovuşturma aşamasına geçtiğini gösterir. ↑
Giorgio Resta, “Trying Cases in the Media: A Comparative Overview”, Law and Contemporary Problems 71/4 (2008): 31–66. Resta, basın–adil yargılanma gerilimini farklı hukuk kültürleri bakımından karşılaştırmalı biçimde ele alır. ↑
Daniel Trottier, “Digital Vigilantism as Weaponisation of Visibility”, Philosophy & Technology 30/1 (2017): 55–72, DOI 10.1007/s13347-016-0216-4. Trottier dijital vigilantizmi vatandaşların mobil ve sosyal platformlarda kolektif misilleme örgütlediği paralel ceza adaleti biçimi olarak inceler; isim verme, utandırma ve doxing gibi görünürlük pratiklerinin istem dışı, yoğun ve kalıcı niteliğine dikkat çeker. ↑
Lev-On, “Democratizing the Discourse…”, 2023. Çalışma dijital soruşturma materyalinin erişilebilirliği ve çevrimiçi tartışmanın vatandaşların alternatif anlatı üretmesine ve adli süreci sorgulamasına imkân sağlayabileceğini göstermektedir. ↑
Azi Lev-On, “The Complexities of Trial by Social Media: Examining the Connection Between Self-exposure and Harassment”, in Lieve Gies (ed.), Trial by Media (Palgrave Macmillan, 2025), 103–133, DOI 10.1007/978-3-031-80593-6_5. Lev-On çevrimiçi görünürlük ve maruz kalma derecelerine bağlı bir 'hierarchy of defamation' yaklaşımı geliştirir. ↑
ECtHR, Allenet de Ribemont v. France, App. No. 15175/89, 10 February 1995, özellikle §§35–41. Mahkeme kamu makamlarının yürüyen soruşturma hakkında bilgi verebileceğini, fakat bunu masumiyet karinesinin gerektirdiği ihtiyatla yapmaları gerektiğini kabul etmiştir. ↑
AYM, Galip Şahin [1. B.], B. No: 2015/6075, 11.6.2018, özellikle §§44–55; ayrıca Kürşat Eyol, B. No: 2012/665, 13.6.2013, §26. AYM, kesinleşmiş karar olmadan kişinin yargı makamları veya kamu otoritelerince suçlu olarak nitelendirilemeyeceğini vurgular. ↑
ECtHR, Daktaras v. Lithuania, App. No. 42095/98, 10 October 2000, özellikle §§41–44; Butkevičius v. Lithuania, App. No. 48297/99, 26 March 2002, özellikle §53. İçtihat, şüphe bildirimi ile suçluluğun kesin ilanını ayırır ve kullanılan kelimelerin bağlamına önem verir. ↑
Directive (EU) 2016/343 of the European Parliament and of the Council of 9 March 2016, özellikle Art. 3–4 ve Recitals 16–19. Direktif Türkiye'ye AB üyeliği nedeniyle doğrudan bağlayıcı bir norm olarak değil, karşılaştırmalı Avrupa standardı olarak kullanılmaktadır. ↑
AYM, İlhan Cihaner (2), B. No: 2013/5574, 30.6.2014, özellikle §§41–46 ve ifade özgürlüğü–itibar dengesine ilişkin devam eden paragraflar. AYM kişisel şeref ve itibarı Anayasa m. 17 kapsamındaki manevi varlığın parçası sayar ve üçüncü kişilerin saldırılarına karşı pozitif yükümlülük kabul eder. ↑
ECtHR, Axel Springer AG v. Germany [GC], App. No. 39954/08, 7 February 2012, özellikle §§89–95. Büyük Daire; kamusal tartışmaya katkı, kişinin tanınmışlığı, önceki davranışı, bilginin elde ediliş yöntemi ve doğruluğu, yayının içeriği/biçimi/sonuçları ve yaptırımın ağırlığı kriterlerini sistemleştirmiştir. ↑
ECtHR, Bédat v. Switzerland [GC], App. No. 56925/08, 29 March 2016, özellikle §51 ve devamı. Mahkeme basının ceza yargılamalarına ilişkin haber yapma özgürlüğünü kabul ederken sanığın özel hayatı, masumiyet karinesi ve yargının otorite/tarafsızlığını da değerlendirmiştir. ↑
Nancy Mehrkens Steblay, Jasmina Besirevic, Solomon M. Fulero ve Belia Jimenez-Lorente, “The Effects of Pretrial Publicity on Juror Verdicts: A Meta-Analytic Review”, Law and Human Behavior 23/2 (1999): 219–235, DOI 10.1023/A:1022325019080. Meta-analiz 44 test ve 5.755 katılımcıyı kapsamaktadır. Bulguların çoğunun jüri/mock-juror bağlamında olduğu göz önünde tutulmalıdır. ↑
Fatih Akıncı, “Lekelenmeme Hakkı”, Türkiye Adalet Akademisi Dergisi 43 (2020): 177–202. Akıncı lekelenmeme hakkını şeref ve itibarı koruyan ve masumiyet karinesiyle yakın ilişkili bir güvence olarak ele alır. ↑
Berrin Akbulut, “Soruşturma Yapılmasına Yer Olmadığı Kararı (CMK m. 158/6)”, Ceza Hukuku ve Kriminoloji Dergisi 10/1 (2022): 153–209, DOI 10.26650/JPLC2022-1093481. CMK m. 158/6 soyut/genel ihbarlar veya suç oluşturmadığı açık bildirimlerde kişiye şüpheli sıfatı verilmesini önlemektedir. ↑
Şule Karataş, “Medyada Suçla Özdeşleştirme Pratiklerinde Lekelenmeme Hakkının Masumiyet Karinesi ve İtibar Hakkı Görünümü”, Ceza Hukuku ve Kriminoloji Dergisi 13/2 (2026): 400–428, DOI 10.26650/JPLC2025-1767690. Makale 7 Ocak 2026’da çevrimiçi yayımlanmış, dergi kaydında 2026 tarihli atıf biçimi benimsenmiştir. Karataş, Alman hukukundaki hedefli aleniyet ve AİHM’in saldırgan medya kampanyası içtihadını da karşılaştırmalı olarak inceler. ↑
Yeşim Yılmaz, “Masumiyet Karinesi ile Basının Haber Verme Hakkı Arasındaki İlişkinin Ceza Hukuku Bağlamında İncelenmesi”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 74/2 (2025): 695–772, DOI 10.33629/auhfd.1657704. ↑
Trottier, “Digital Vigilantism as Weaponisation of Visibility”, 55–72. Trottier görünürlüğün istem dışı, yoğun ve kalıcı niteliklerini hedef üzerinde yaptırım etkisi üreten unsurlar olarak tartışır. ↑
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m. 157: 'Kanunun başka hüküm koyduğu hâller saklı kalmak ve savunma haklarına zarar vermemek koşuluyla soruşturma evresindeki usul işlemleri gizlidir.' Ayrıca Akıncı, “Lekelenmeme Hakkı”, 177–202; Yılmaz, “Masumiyet Karinesi…”, 695–772. ↑
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m. 285/5–6. Beşinci fıkra soruşturma ve kovuşturma evresinde kişilerin suçlu olarak algılanmalarına yol açacak şekilde görüntülerinin yayımlanmasını düzenler; altıncı fıkra haber verme sınırları aşılmaksızın soruşturma ve kovuşturma işlemlerinin haber yapılmasının suç oluşturmayacağını belirtir. ↑
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/4-1414, K. 2019/464, 16.4.2019 ve yerleşik basın hukuku içtihadı. Yargıtay gerçeklik/görünür gerçeklik, güncellik, kamu yararı ve öz–biçim dengesi ölçütlerini kullanmaktadır. Bu ölçütlerin AYM'nin ifade özgürlüğü–itibar dengesiyle birlikte okunması gerekir. ↑