AV. TANER ŞENTÜRK · HUKUKİ YAYIN

kadına karşı şiddet

kadına karşı şiddet; hukuki çerçevesi, uygulamadaki önemi ve güncel değerlendirmelerle Av. Taner Şentürk tarafından ele alınıyor.

· 57 dakika okuma · Av. Taner Şentürk

BİR YUMRUKTAN ÖNCE

TÜRKİYE’DE KADINA KARŞI ŞİDDETİN
İNSANİ, TOPLUMSAL VE HUKUKİ ANATOMİSİ

Psikoloji, Sosyal Psikoloji, Sosyoloji, Din, Siyaset, Felsefe ve Türk Hukuku Üzerine
Eleştirel, Duygusal ve Özgün Bir İnceleme

Av. Taner Şentürk

28 Ağustos 2026

Türkiye odağı • Yerli ve yabancı akademik literatür • Güncel mevzuat • AYM/AİHM içtihadı • Özgün hukuk politikası önerileri

Öz

Bu çalışma, Türkiye’de kadına karşı şiddeti yalnız bir ceza hukuku sorunu veya tek tek faillerin öfke patlaması olarak değil; kadının iradesini, hareket alanını, bedensel bütünlüğünü ve güvenlik duygusunu daraltan psikolojik, sosyal, kültürel, ekonomik ve kurumsal bir tahakküm örüntüsü olarak incelemektedir. Temel iddia şudur: Şiddet çoğu kez yumrukla başlamaz. Önce ‘nereye gittin?’, ‘kiminle konuştun?’, ‘çalışamazsın’, ‘boşanamazsın’, ‘çocuğu göremezsin’, ‘telefonunu göster’, ‘beni terk edersen seni öldürürüm’ gibi söz ve davranışlarla kadının hayatı üzerinde hak iddia eden bir zihniyet kurulur; fiziksel saldırı bu zihniyetin görünürleşmiş son aşamalarından biri olabilir. Bu nedenle makale, fail psikolojisini öfke kontrolü klişesine indirgemeden kontrol, hak görme, kıskançlık, güç kaybı ve zorlayıcı kontrol kavramlarıyla; mağdur psikolojisini korku, travma, ekonomik bağımlılık, çocuklar, toplumsal damga, hayatta kalma stratejileri ve güvenlik hesabı çerçevesinde ele almaktadır. Sosyal psikoloji bölümünde düşmanca ve korumacı cinsiyetçilik, mağdur suçlama, adil dünya inancı, seyirci sessizliği ve erkeklik normları; sosyolojik bölümde ataerkil aile, mahremiyet ideolojisi, bakım emeği, ekonomik eşitsizlik, sosyal ağlar ve toplumsal denetim; din bölümünde dinî metinlerin, sabır ve aile birliği söylemlerinin şiddeti meşrulaştıran veya tersine şiddete karşı ahlaki direnç üreten biçimlerde kullanılması; siyasal bölümde devlet kapasitesi, veri, bütçe, kurumsal koordinasyon, İstanbul Sözleşmesi tartışması ve kamusal dil; felsefi bölümde insan onuru, özerklik, nesneleştirme, korkudan özgürlük ve güç/şiddet ayrımı tartışılmaktadır. Son bölüm, Türk hukukunun 6284 sayılı Kanun, Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, Anayasa, CEDAW ve AİHM/AYM içtihadı içindeki imkânlarını ve sınırlarını değerlendirmektedir. Çalışmanın özgün hukuki önerisi, münferit olaya değil şiddet örüntüsüne bakan on iki aşamalı ‘Yaşamsal Risk ve Kurumsal Özen Testi’dir. Makalenin normatif sonucu nettir: Hukukun görevi yalnız failin son darbesini cezalandırmak değil, ölümden önceki tehditleri, takibi, ekonomik kuşatmayı, dijital gözetimi, tedbir ihlallerini ve kurumlar arasındaki kopukluğu zamanında okuyabilmektir. Kâğıt üzerinde verilen fakat hayata ulaşmayan koruma, koruma değildir.

Anahtar Kelimeler: kadına karşı şiddet; kadına yönelik şiddet; aile içi şiddet; zorlayıcı kontrol; psikoloji; sosyal psikoloji; sosyoloji; din; siyaset; felsefe; 6284 sayılı Kanun; AYM; AİHM; CEDAW; insan onuru; pozitif yükümlülük.

Abstract

This article examines violence against women in Türkiye as a psychological, social, cultural, economic and legal pattern of domination rather than merely a sequence of individual assaults. It argues that violence often begins before the first blow, through control, surveillance, threats, economic restriction and the denial of a woman’s capacity to leave. The study analyses perpetrator and victim psychology, social norms, bystander silence, patriarchal structures, religious interpretation, political responsibility, human dignity and autonomy. It then evaluates Turkish law, particularly Law No. 6284, relevant criminal-law provisions, constitutional positive obligations, CEDAW and the case-law of the Turkish Constitutional Court and the European Court of Human Rights. As an original proposal, it develops a twelve-step Vital Risk and Institutional Due-Diligence Test that shifts legal attention from isolated incidents to patterns of coercion and escalating risk. Its core proposition is that protection must be measured by its effect in real life, not merely by the existence of a formal order.

Keywords: violence against women; Türkiye; domestic violence; coercive control; psychology; sociology; social psychology; religion; politics; philosophy; Law No. 6284; positive obligations; human dignity.

I. Giriş: Şiddet Yumrukla Başlamaz

Kadına karşı şiddet hakkında konuşurken en büyük düşünsel hata, şiddeti yalnız morluk gördüğümüz anda başlatmaktır. Oysa bir kadının banka kartına el konulması, telefonunun kontrol edilmesi, arkadaşlarından uzaklaştırılması, kıyafetinin denetlenmesi, çalışmasının engellenmesi, boşanmak istediğinde ölümle tehdit edilmesi veya günlerce takip edilmesi; bedende iz bırakmasa bile özgürlüğün üzerine kapanan bir kapıdır. Dünya Sağlık Örgütü de yakın partner şiddetini fiziksel saldırıyla sınırlamamakta; cinsel zorlama, psikolojik istismar ve kontrol edici davranışları aynı şiddet alanı içinde değerlendirmektedir.[1]

Türkiye’nin 2024 tarihli geniş ölçekli araştırması da bu gerçeği rakamlarla görünür kılmaktadır. Yaşamının herhangi bir döneminde kadınların %28,2’si psikolojik, %18,3’ü ekonomik, %12,8’i fiziksel, %10,9’u ısrarlı takip, %8,3’ü dijital ve %5,4’ü cinsel şiddete maruz kaldığını bildirmiştir. Son on iki ayda da psikolojik şiddet %11,6 ile ilk sıradadır. Bu tablo, şiddeti ‘darp’ sözcüğüne hapsetmenin hem bilimsel hem hukuki olarak eksik olduğunu göstermektedir.[2]

Bu makalenin dili bilerek nötr değildir. Çünkü insan onurunun ezildiği yerde aşırı nötrlük bazen ahlaki körlüğe dönüşür. Fakat sertlik, bilimsel titizliğin yerine geçmeyecektir. Her erkek şiddet uygulamaz; her şiddet faili aynı psikolojiye sahip değildir; yoksulluk, eğitim düzeyi, din veya kültür tek başına şiddetin nedeni değildir. Kadına yönelik şiddet, çok etkenli bir olgudur. CEDAW Komitesi de toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti yalnız bireysel fail-mağdur ilişkisi olarak değil, kadınların ikincil konumunu ve kalıp rollerini sürdüren sosyal, siyasal ve ekonomik mekanizmalarla bağlantılı yapısal bir mesele olarak tanımlar.[3]

Bizim temel tezimiz şudur: Şiddetin üç görünmez ortağı vardır. Birincisi, failin ‘haklı kıskançlık’, ‘aileyi koruma’, ‘erkeklik’, ‘namus’ veya ‘sevgi’ adı altında kurduğu meşrulaştırıcı dil; ikincisi, çevrenin ‘karı-koca arasına girilmez’ diyerek kurduğu sosyal sessizlik; üçüncüsü ise risk gözünün önündeyken dosyayı münferit olaylara bölen kurumsal gecikmedir. Fail elbette kendi fiilinin sorumlusudur. Ancak bir toplum, şiddetin mazeretlerini çoğaltarak; bir kurum ise bilinen riski etkisiz tedbirlerle karşılayarak şiddetin alanını genişletebilir.

II. Yöntem, Kavramlar ve Kaynak Sınırı

Çalışma dört kaynak grubunu birlikte kullanmaktadır: Türkiye’ye ilişkin ampirik ve akademik araştırmalar; psikoloji, sosyal psikoloji ve sosyoloji literatürü; dinî/teolojik yorum çalışmaları ve resmî dinî kurumların güncel açıklamaları; mevzuat, AYM, AİHM, CEDAW ve idari politika belgeleri. Yabancı literatür Türkiye’deki her erkeğin, kadının veya ailenin davranışını açıklayan evrensel reçete olarak kullanılmamaktadır. Amaç, Türkiye verisinin işaret ettiği sorunları daha geniş teorik mekanizmalarla anlamaktır.

‘Kadına karşı şiddet’ ile ‘kadına yönelik şiddet’ ifadeleri bu makalede büyük ölçüde aynı alanı göstermek için kullanılmıştır. 6284 sayılı Kanun, kadına yönelik şiddeti kadınlara yalnızca kadın oldukları için uygulanan veya kadınları etkileyen cinsiyete dayalı ayrımcılık ve insan hakları ihlaliyle ilişkili tutum ve davranışlar olarak tanımlar; ‘şiddet’ kavramı ise fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü ve ekonomik zarar, tehdit, baskı ve özgürlüğün keyfî engellenmesini kapsar.[4]

Bu tanımlar önemlidir; çünkü hukuk çoğu zaman bedensel yarayı kolay görür, fakat özgürlüğün sistematik olarak daraltılmasını daha zor görür. Evan Stark’ın ‘zorlayıcı kontrol’ yaklaşımı, şiddeti tek tek saldırıların toplamından ziyade izolasyon, korkutma, gözetleme ve kontrol taktikleriyle kurulan bir tahakküm düzeni olarak okumayı önerir. Bu yaklaşımın tamamını Türk hukukuna aynen taşımak gerekmese de, ‘olay’ yerine ‘örüntü’ görme ihtiyacını güçlü biçimde açıklar.[5]

A. Şiddetin Biçimleri: Bedendeki İzden Hayatın Kuşatılmasına

Şiddetin türlerini ayırmak analitik olarak gereklidir; fakat gerçek hayatta bu türler çoğu zaman birbirinin içine geçer. Fiziksel şiddet bedene yönelir; psikolojik şiddet benlik saygısını ve güvenlik duygusunu aşındırır; ekonomik şiddet gelir, iş, banka hesabı, borç ve mülkiyet üzerinde denetim kurar; cinsel şiddet rızayı hükümsüzleştirir; ısrarlı takip mekânsal özgürlüğü, dijital şiddet ise telefon ve çevrim içi hayat üzerinden mahremiyeti daraltır. Bir kadının aynı ilişkide bunlardan yalnız birine değil, birkaçına birden maruz kalması olağandır. TÜİK’in 2024 araştırmasında da şiddet türlerinin birbirini dışlamadığı özellikle belirtilmektedir.[6]

Psikolojik şiddet bu nedenle ‘sözden ibaret’ değildir. Sürekli küçültme, hakaret, tehdit, çocukları elinden almakla korkutma, intihar edeceğini söyleyerek ayrılığı engelleme, arkadaşlarını değersizleştirme veya günlerce konuşmayarak cezalandırma; kişinin karar verme alanını daraltabilir. Bedende morluk bırakmayan davranış, zihinde sürekli alarm bırakabilir. Hukukun yalnız gözle görülen yaraya daha fazla güvenmesi anlaşılabilir; fakat görünmeyen zararı yok sayması kabul edilemez.

Ekonomik şiddet de çoğu zaman ‘evin bütçesini kim yönetiyor?’ gibi masum görünen bir sorunun arkasına saklanır. Gelirin ortak yönetimi ile bir kişinin diğerini parasız bırakması aynı şey değildir. Çalışmayı yasaklamak, maaşa el koymak, borçlandırmak, kişisel harcamaları sorgu aracına çevirmek veya boşanma hâlinde hiçbir kaynak bırakmamak; kadının ayrılma ihtimalini fiilen azaltabilir. Ekonomik bağımlılık, şiddetin sebebi olmak zorunda değildir; fakat şiddetten çıkışın maliyetini yükselten güçlü bir kapan olabilir.

Dijital alan ise klasik şiddet biçimlerini yeni araçlarla büyütmektedir. Konum paylaşımını zorunlu tutmak, telefon şifresi istemek, sahte hesaplarla izlemek, eski eşin çevrim içi hareketlerini takip etmek, özel görüntülerle tehdit etmek veya sürekli mesaj göndermek; failin fiziksel olarak aynı evde bulunmadığı hâlde kontrolü sürdürmesine imkân verebilir. Teknoloji burada başlı başına fail değildir; fakat denetim arzusuna ucuz, sürekli ve görünmez araçlar sunabilir.

B. Şiddetin Zamanı: Tek Olay Değil, Birikim ve Tırmanma

Şiddeti anlamanın ikinci anahtarı zamandır. Hukuk tek bir tarihe, tek bir mesajın metnine veya tek bir darp raporuna bakmaya eğilimlidir. Oysa mağdurun yaşadığı şey çoğu kez takvimde biriken bir baskıdır. Dün hakaret, bugün takip, yarın işyerinde bekleme, ertesi gün silahla tehdit aynı ilişkinin farklı parçaları olabilir. Her bir parça tek başına orta düzey risk gibi görünürken, birlikte okunduğunda ağır ve yaklaşan tehlike gösterebilir.

Özellikle ayrılık ve boşanma dönemi, ‘ilişki sona erdiği için risk azaldı’ varsayımıyla okunmamalıdır. Kontrol kurmaya alışmış fail açısından ayrılık, kontrol kaybının en görünür ânı olabilir. TÜİK araştırmasında boşanmış kadınların yaşam boyu psikolojik, ekonomik ve fiziksel şiddet oranlarının evli kadınlardan belirgin biçimde yüksek olması, nedenselliği tek başına kanıtlamasa da ayrılık ve geçmiş şiddet arasındaki ilişkinin ciddiyetle izlenmesi gerektiğini gösterir.[7]

III. Psikolojik Boyut: Öfke Değil Yalnızca, Hak İddiası ve Kontrol

A. Fail Psikolojisini “Sinirlendi” Cümlesinden Kurtarmak

Şiddet failini yalnız öfke kontrolü bozuk bir kişi olarak okumak, bazen failin kurduğu düzeni görünmez kılar. Öfke anlıktır; oysa telefon şifresini istemek, işe gitmesini engellemek, arkadaşlarını seçmek, para vermemek, ayrılık sonrası takip etmek ve tehditleri kademeli biçimde artırmak planlı bir kontrol örüntüsü olabilir. Şiddetin psikolojik çekirdeğinde bazı vakalarda ‘senin hayatın üzerinde söz hakkım var’ düşüncesi yatar. Bu düşünce, sevgiyi mülkiyete; ilişkiyi itaate; ayrılığı ise isyana çevirebilir.

Yakın ilişkilerde güç, cinsiyetçilik ve saldırganlık üzerine güncel psikoloji literatürü, özellikle düşmanca cinsiyetçiliğin erkek egemenliğini koruma ve güç kaybına tepki verme biçimleriyle saldırganlık arasında bağ kurduğunu göstermektedir. Bu, her şiddet failinin ideolojik olarak aynı olduğu anlamına gelmez; fakat ‘gücüm azalıyor’ algısının bazı ilişkilerde saldırganlığı tetikleyen bir psikolojik mekanizma olabileceğini düşündürür.[8]

Bu nedenle ‘çok seviyordu, kıskandı’ cümlesi, şiddeti açıklamak için tehlikeli derecede yetersizdir. Kıskançlık sevginin kanıtı değildir; kıskançlığın kontrol ve tehdide dönüştüğü noktada artık söz konusu olan duygu değil, başka bir insanın özerkliğine el koyma girişimidir. Sevgi, diğerinin kaçış yolunu kapatmaz. Sevgi, ‘beni terk edersen seni öldürürüm’ demez. Bunu söyleyen duygu sevgi değil, sahiplik iddiasıdır.

B. Mağdur Neden Hemen Gitmez? Yanlış Sorunun Anatomisi

Şiddet gören kadına yöneltilen en acımasız sorulardan biri ‘neden gitmedi?’ sorusudur. Bu soru çoğu zaman failin davranışından mağdurun kararına doğru ahlaki projektörü çevirir. Oysa ayrılmak, dışarıdan göründüğü kadar basit bir kapı hareketi değildir. Çocuklar, ekonomik bağımlılık, barınma sorunu, tehdit, takip, aile baskısı, utanç, sosyal destek eksikliği ve failin ‘gidersen seni veya aileni öldürürüm’ tehdidi bir arada bulunabilir. Ankara ŞÖNİM’e başvuran kadınlarla yapılan çalışma, kadınların birden fazla şiddet türüne maruz kalabildiğini ve çocuklar nedeniyle şiddet ortamında kalmaya devam etme örneklerinin bulunduğunu göstermiştir.[9]

‘Öğrenilmiş çaresizlik’ kavramı bazı vakalarda yararlı olabilir; fakat tek başına kullanıldığında kadını pasif, irrasyonel ve kendi kurtuluşunu beceremeyen biri gibi gösterme riski taşır. Bazen kadın çaresiz olduğu için değil, tehlikeyi herkesten daha iyi hesapladığı için kalır. Hukuk ve psikoloji, mağdurun davranışını ‘neden çıkmadı?’ diye yargılamak yerine ‘çıkmanın bedeli neden bu kadar yüksekti?’ diye sormalıdır. İşte insani bakış ile mağdur suçlama arasındaki fark burada başlar.

Türkiye örneklemine ilişkin psikolojik derlemeler de çocukluk çağı istismarı, cinsiyetçilik, namus kültürü, ekonomik ve sosyal koşullar, madde kullanımı, mağdur suçlama ve sosyal destek eksikliği gibi çoklu risk etkenlerine işaret etmektedir. Bu nedenle tek nedenli açıklamalar bilimsel olarak da sorunludur.[10]

C. Travma: Şiddet Bittiğinde Her Şey Bitmez

Şiddetin son darbesi, mağdurun bedeninden çekilse bile zihninden hemen çekilmez. Sürekli alarm hâli, uyku bozukluğu, kaçınma, suçluluk, depresif belirtiler, güven kaybı ve travma sonrası stres belirtileri uzun süre devam edebilir. Bu yüzden koruma politikasının başarı ölçütü yalnız ‘fail yaklaşmadı’ değildir. Kadının yeniden çalışabilmesi, ev bulabilmesi, çocuğunu güven içinde büyütebilmesi, sosyal çevresini kurabilmesi ve gelecek planı yapabilmesi de korunmanın parçasıdır. Şiddetten kurtulan bir kişiye yalnız uzaklaştırma kâğıdı verip ekonomik ve psikolojik hayatta yalnız bırakmak, hukukun görevini yarım yapmasıdır.[11]

D. Korku Altında Karar Vermek: Hayatta Kalma Stratejisini “Kararsızlık” Sanmamak

Şiddet ortamındaki kararlar, güvenli bir odada verilen kararlarla aynı psikolojik koşullarda alınmaz. Tehdit altındaki kişi bir yandan failin ne yapabileceğini hesaplar, bir yandan çocukların güvenliğini, barınmayı, parasını, ailesinin tepkisini ve kurumların kendisine inanıp inanmayacağını düşünür. Bu nedenle bazen şikâyetten vazgeçmek, eve dönmek, mesajlara cevap vermek veya faille görüşmek dışarıdan tutarsız görünebilir. Oysa bu davranışların bir kısmı tehlikeyi o gün için düşürmeye çalışan hayatta kalma stratejileri olabilir.

‘Öğrenilmiş çaresizlik’ kavramı tarihsel olarak bu alanda sık kullanılmıştır; fakat her mağdurun pasifleştiğini varsaymak da haksızdır. Birçok kadın son derece aktif biçimde risk yönetir: çocukları başka yere gönderir, komşusuyla işaret belirler, belgelerini saklar, para biriktirir, telefon kayıtlarını tutar veya ayrılmak için uygun zamanı bekler. Dışarıdan sessizlik gibi görünen şey bazen yüksek düzeyde hesap yapmaktır. Mağdurun davranışını anlamak, ona çocuk muamelesi yapmak değil; içinde bulunduğu risk ortamını ciddiye almaktır.

E. Failin Kendini Haklılaştırması: “Beni Mecbur Bıraktı” Dilinin Psikolojisi

Şiddet faili çoğu zaman eylemini bütünüyle sebepsiz anlatmaz; kendisine bir hikâye kurar. ‘Beni tahrik etti’, ‘çocukları göstermedi’, ‘ailemi rezil etti’, ‘aldattığını düşündüm’, ‘sözümü dinlemedi’ gibi cümleler, sorumluluğu failden mağdurun davranışına taşıyan bir ahlaki muhasebe üretir. Bu cümlelerin psikolojik işlevi, kişinin kendisini ‘şiddet uygulayan biri’ olarak görmek yerine ‘haksızlığa cevap veren biri’ olarak görmesine izin vermesidir.

Burada hukuk ve toplum aynı hataya düşmemelidir. İlişki çatışması şiddetin bağlamını açıklayabilir; şiddetin mazereti olamaz. Sadakatsizlik iddiası, boşanma isteği, tartışma, yüksek sesle konuşma veya hakaret ayrı hukuki ve ahlaki meselelerdir. Hiçbiri başka bir insanın bedenine, özgürlüğüne veya yaşamına el koyma yetkisi vermez. ‘Beni kızdırdı’ cümlesi davranışın nedenini anlatabilir; sorumluluğun yönünü değiştiremez.

F. Çocuklar: Şiddetin Sessiz Tanıkları Değil, Doğrudan Etkilenenleri

Çocuğa vurulmamış olması, çocuğun şiddetten etkilenmediği anlamına gelmez. Evde bağırışmayı duymak, annenin korkusunu görmek, kapının kırıldığını bilmek, polisi beklemek, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi okula gitmek; çocuk için güvenli dünyanın öngörülebilirliğini parçalayabilir. Çocuk kimi zaman arabulucu, haber taşıyıcı veya velayet-görüşme düzeni üzerinden baskı aracı hâline de getirilebilir.

Bu nedenle ‘çocukların iyiliği için aile dağılmasın’ cümlesi her olayda koruyucu değildir. Çocuğun yüksek çatışma ve şiddet ortamında büyümesi, aile birliğinin biçimsel olarak sürmesinden daha ağır zararlar doğurabilir. Çocuğun üstün yararı, anne ve babanın aynı çatı altında bulunmasından önce, korkudan uzak ve öngörülebilir bir çevrede yaşamasını gerektirir.[12]

IV. Sosyal Psikoloji: Şiddetin Toplumsal İzni Nasıl Üretilir?

A. Düşmanca ve “İyi Niyetli” Cinsiyetçilik

Cinsiyetçilik her zaman ‘kadın değersizdir’ diye bağırmaz. Bazen ‘kadın narindir, korunmalıdır, aile içinde asıl yeri şudur’ gibi sıcak görünen cümlelerle de hiyerarşi kurabilir. Ambivalent sexism literatürü bunu düşmanca ve korumacı/iyicil cinsiyetçilik ayrımıyla inceler. 141 rapor ve 912 etki büyüklüğünü kapsayan meta-analiz, hem düşmanca hem korumacı cinsiyetçiliğin kadına yönelik şiddeti destekleyen tutumlarla anlamlı ilişkiler gösterdiğini; ilişkinin düşmanca cinsiyetçilikte daha güçlü olduğunu ortaya koymuştur.[13]

Buradaki mesele, bir erkeğin kadına kapı açması veya onu korumak istemesi değildir. Mesele, ‘koruma’ karşılığında itaat talep edilmesidir. ‘Ben seni korurum, o hâlde benim dediğimi yaparsın’ düşüncesi sevgi değil, sözleşmesiz vesayettir. Kadının güvenliği, onun özerkliğinin bedeli olamaz.

B. Mağdur Suçlama: Failin Yükünü Kadının Omzuna Taşımak

‘Niye o saatte dışarıdaydı?’, ‘Niye boşanmak istedi?’, ‘Niye mesajına cevap vermedi?’, ‘Niye o kıyafeti giydi?’, ‘Niye tekrar barıştı?’ Bu sorular bilgi istemekten çok norm koyuyorsa, şiddetin ahlaki sorumluluğunu failden mağdura kaydırır. Sosyal psikolojide şiddeti meşrulaştıran tutumların önemli bir bölümü mağdurun davranışını abartılı biçimde merkeze alır, failin seçimlerini ise ‘kontrol kaybı’, ‘tahrik’ veya ‘duygusal kriz’ diliyle küçültür. Hukuk dilinin de bu tuzağa düşmemesi gerekir.

Bizim önerdiğimiz özgün kavramlardan biri ‘sorumluluk kaydırma refleksi’dir: Toplum, failin iradi şiddetini açıklamak yerine mağdurun hayat tarzını didiklediğinde, normatif incelemenin yönünü tersine çevirir. Bu refleks, şiddeti doğrudan üretmese bile failin kendisini haklı görme kapasitesini besleyebilir.

C. Seyirci Sessizliği ve “Aile Meselesi” Perdesi

Komşu duyduğu çığlığı ‘aile meselesi’ saydığında; akraba kadına ‘çocukların için idare et’ dediğinde; iş arkadaşı morluğu görüp ‘özel hayat’ diye sustuğunda; şiddet kamusal olarak görünmezleştirilir. Mahremiyet, insanı devletin ve toplumun keyfî müdahalesinden koruyan bir değerdir. Fakat mahremiyet, şiddet failine dokunulmazlık sağlayan duvar değildir. Bir evin kapısı hukukun bittiği yer değildir.

Bu nedenle ‘şiddetin üç sessiz ortağı’ tezimizin ikinci ayağı sosyal çevredir. Burada kimseyi faille eşitlemiyoruz. Ancak toplumsal normlar, neyin ayıp, neyin suç, neyin ‘normal evlilik kavgası’ sayıldığını belirler. Şiddeti küçümseyen dil, yardım arama davranışını geciktirebilir ve faili sosyal yaptırımdan koruyabilir.

D. Erkeklik Normları ve Akran Onayı

Şiddet bireysel bir eylemdir; fakat erkeklik hakkında öğrenilen bazı toplumsal mesajlar failin kendine izin verme alanını genişletebilir. ‘Erkek sözünü geçirir’, ‘evde son kararı erkek verir’, ‘karısını kıskanmayan erkek değildir’, ‘namusunu korumak zorundadır’ gibi ifadeler her erkekte şiddet üretmez. Fakat kontrolü erkekliğin kanıtı, geri çekilmeyi ise zayıflık olarak öğreten bir kültürel dil, bazı failler için saldırganlığı daha meşru hissettirebilir.

Akran grupları da önemlidir. Arkadaş çevresinin tehdidi alkışlaması, mağduru küçümsemesi veya ‘biraz korkut, geri döner’ diye akıl vermesi şiddetin sosyal frenlerini zayıflatabilir. Tersi de mümkündür: failin arkadaşları, ailesi ve çalışma çevresi şiddeti açıkça reddedip profesyonel yardım ve hukuki sınırlar konusunda baskı kurduğunda koruyucu sosyal norm oluşabilir. Şiddetle mücadele yalnız kadınlara eğitim vermek değildir; erkeklerin birbirlerine neyi normal kabul ettirdikleriyle de ilgilidir.[14]

E. “Adil Dünya” Yanılsaması ve Mağdur Suçlamanın Rahatlatıcı Tarafı

İnsan zihni dünyanın öngörülebilir ve adil olduğuna inanmak ister. Bu inanç sarsıldığında ‘mutlaka bir sebebi vardır’ düşüncesi rahatlatıcı olabilir. Mağdurun kıyafeti, ilişkide kalması, gece dışarı çıkması, boşanma talebi veya önceki davranışları didiklenerek ‘ben böyle yapmazsam bana olmaz’ güveni kurulabilir. Mağdur suçlama bu nedenle yalnız önyargı değil, gözlemcinin kendi kırılganlığıyla baş etme biçimi de olabilir.

Fakat bu psikolojik rahatlama adaletsizdir. Şiddetin sorumluluğu, failin iradi eyleminden mağdurun hayat tarzına kayar. Toplumun en tehlikeli sorusu ‘kadın ne yaptı?’ olduğunda failin yapması gereken açıklama ikinci plana düşer. Hukuk, bu bilişsel eğilime karşı özellikle direnmek zorundadır; çünkü yargılamanın görevi ahlaki söylenti üretmek değil, fiil ve sorumluluk ilişkisini doğru kurmaktır.[15]

F. Sessiz Çoğunluğun Sorumluluğu: Tanık Olmak ile Müdahale Etmek Arasındaki Mesafe

Komşu kapı arkasından sesleri duyabilir; iş arkadaşı morluğu fark edebilir; akraba ölüm tehdidini öğrenebilir. Her tanığın kahramanca fiziksel müdahale yükümlülüğü yoktur ve doğrudan müdahale bazen tehlikeli olabilir. Fakat ‘beni ilgilendirmez’ düşüncesi ile güvenli ve hukuka uygun yardım arasında geniş bir alan vardır: kolluğa haber vermek, mağdura yalnız olmadığını göstermek, güvenli yere ulaşmasına yardım etmek veya profesyonel destek kanallarını hatırlatmak.

Bu nedenle toplumsal mücadelede ‘kadın kendini korusun’ dili yetersizdir. Risk yalnız mağdurun omzuna bırakılamaz. Şiddet, failin sorumluluğudur; korunma ise mağdurun tek başına üstlenmesi gereken kişisel proje değil, kamusal ve toplumsal bir görevdir.[16]

V. Sosyolojik Boyut: Şiddet Özel Bir Kavga Değil, Toplumsal Bir İlişki Biçimidir

Kadına karşı şiddetin sosyolojisi ‘hangi erkek neden vurdu?’ sorusuna ek olarak ‘hangi toplumsal düzen, erkeğin kadının hayatı üzerinde hak iddia etmesini makul gösterebiliyor?’ diye sorar. Ataerkillik kavramı tam bu noktada önemlidir: Bütün erkekleri suçlu ilan eden bir etiket değil, otorite, miras, gelir, bakım emeği, cinsellik, aile namusu ve karar alma yetkilerinin tarihsel olarak cinsiyete göre eşitsiz dağılımını açıklayan bir yapısal çerçevedir.

Türkiye’deki sosyolojik çalışmalar, şiddetin aile, ekonomik koşullar, toplumsal cinsiyet rolleri, gelenek, namus ve sosyal politika boyutlarıyla birlikte ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır.[17]

Ekonomik bağımsızlık da tek başına sihirli çözüm değildir; ancak seçenek üretir. Kendi geliri, barınma olanağı, çocuk bakım desteği ve hukuki yardıma erişimi olmayan bir kadının ‘gitme özgürlüğü’ kâğıt üzerinde vardır, fiilen yoktur. Özgürlüğün gerçek ölçüsü, yalnız kapının açık olması değil, kapıdan çıktığında yaşayabilecek bir hayatın bulunmasıdır. Türkiye’de sosyal politika literatürü de hukuki korumanın sağlık, sosyal hizmet, farkındalık ve ekonomik destekle birlikte yürütülmesi gerektiğine işaret eder.[18]

TÜİK verilerinde boşanmış kadınların yaşam boyu psikolojik şiddet oranının %62,1, ekonomik şiddet oranının %42,5 ve fiziksel şiddet oranının %41,5 olması ayrıca dikkat çekicidir. Bu oranlar nedenselliği tek başına kanıtlamaz; ‘boşanma şiddet yaratır’ demek bilimsel olarak yanlış olur. Fakat ayrılık ve boşanma süreçlerinin risk değerlendirmesinde özel önem taşıması gerektiğine dair güçlü bir uyarı sunar.[19]

A. “Özel Hayat” Perdesi ve Ailenin Dokunulmazlaştırılması

Ailenin mahremiyeti temel bir değerdir; devletin ve toplumun aile hayatına keyfî müdahalesi kabul edilemez. Fakat mahremiyet, şiddetin saklanma hakkı değildir. Kapının kapanmasıyla yaşam hakkı ve beden bütünlüğü askıya alınmaz. ‘Aile içinde olur böyle şeyler’ sözü, küçük çatışmaları büyütmeme niyetiyle söylenebilir; ancak tekrarlayan tehdit ve şiddet karşısında kullanıldığında özel alanı cezasızlık alanına dönüştürebilir.

Buradaki hassas denge şudur: Devlet aileyi yönetmemeli, fakat aile içinde temel hak ihlali olduğunda da ‘özel hayat’ diyerek geri çekilmemelidir. Modern insan hakları hukukunun aile içi şiddet alanında geliştirdiği pozitif yükümlülük fikri tam olarak bu sınırda doğar.

B. Bakım Emeği, Ekonomik Bağımlılık ve Çıkış Maliyeti

Şiddet ilişkisini sürdürmek bazen ekonomik bir tercih değil, ekonomik imkânsızlığın sonucudur. Ücretsiz bakım emeği, çocukların gündelik sorumluluğu, işgücünden uzun süre uzak kalma, konut maliyeti ve sosyal güvence eksikliği kadının ‘gidebilirim’ cümlesini soyut bir hak hâline getirebilir. Hukuken boşanma hakkının bulunması ile fiilen güvenli bir hayat kurabilecek maddi kapasiteye sahip olmak aynı şey değildir.

Bu nedenle istihdam, kreş, geçici maddi yardım, barınma ve hukuki destek şiddet politikasının kenarında duran sosyal politika araçları değildir. Bunlar doğrudan güvenlik araçlarıdır. Ekonomik özgürlük kadını otomatik olarak şiddetten korumaz; fakat seçenek üretir. Seçenek, özgürlüğün pratik altyapısıdır.

C. Şiddet Sınıf, Eğitim veya Kentlilikle Ortadan Kalkmaz

Kadına yönelik şiddeti yalnız ‘eğitimsizlik’ veya ‘yoksulluk’la açıklamak rahatlatıcı ama yanıltıcıdır. Eğitim ve gelir bazı risklerle ilişkili olabilir; fakat şiddet farklı sınıf, meslek ve eğitim gruplarında farklı biçimler alabilir. Yüksek gelir fiziksel şiddeti görünmez kılabilir; sosyal statü mağdurun ‘kimse bana inanmaz’ korkusunu büyütebilir; ekonomik kaynaklar ise failin izleme ve hukuki baskı kapasitesini artırabilir. Bu nedenle tek bir ‘şiddet ailesi profili’ yaratmak bilimsel değildir.

D. Kesişen Kırılganlıklar ve Eşit Korumanın Gerçek Anlamı

Her kadın aynı imkânlarla yardım istemez. Engellilik, ileri yaş, göçmenlik, kırsal bölgede yaşama, ekonomik yoksunluk, küçük çocukların varlığı veya aile desteğinin olmaması korumaya erişimi zorlaştırabilir. Eşitlik, herkese aynı broşürü vermek değildir; farklı engelleri olan kişilerin aynı güvenlik düzeyine ulaşabilmesi için farklı araçlar kullanabilmektir.

Bu bakış, mağduru ‘kırılgan’ etiketiyle pasifleştirmemelidir. Kırılganlık kişinin karakteri değil, kişi ile çevresindeki imkânlar arasındaki ilişkidir. Güçlü bir sosyal destek ve hızlı kamu hizmeti, aynı kişinin riskini ciddi biçimde azaltabilir.

VI. Dinî Boyut: İnanç Şiddetin Mazereti mi, Merhametin Sınırı mı?

Din, Türkiye’de aile ve ahlak tartışmasının dışında tutulamayacak kadar güçlü bir toplumsal kaynaktır. Fakat tam da bu nedenle dinî dilin şiddet karşısındaki sorumluluğu büyüktür. ‘Koca aile reisidir’, ‘itaat gerekir’, ‘yuva dağılmasın’ gibi ifadeler bağlamından koparıldığında ve kadının can güvenliğinin önüne geçirildiğinde, dinî otorite söylemi failin kontrol arzusuna meşruiyet sağlayabilir. Bunun karşısında merhamet, insan onuru, zarar vermeme, adalet ve emanete riayet eksenli dinî söylem şiddete karşı güçlü bir toplumsal fren de üretebilir.

Diyanet İşleri Başkanlığının 21 Kasım 2025 tarihli hutbesi, kadın-erkek ayrımı yapmadan şiddetin hiçbir çeşidinin kabul edilemeyeceğini vurgulamış; Başkanlık 2025 yılında şiddetle mücadele konusunda altı farklı başlıkta cuma hutbesi ve binlerce vaaz faaliyeti yürütüldüğünü açıklamıştır.[20]

Nisâ 4/34 ayetindeki ‘darb’ ifadesi, klasik, tarihselci ve çağdaş yorumlarda farklı şekillerde ele alınmaktadır. Güncel Türkçe ilahiyat literatürü, kelimenin anlamı, hitabın muhatabı, aile içi sorumluluklar ve tarihsel bağlam konusunda birbirinden ciddi biçimde ayrışan yorumlar sunmaktadır. Bazı çalışmalar klasik anlamı sınırlandırılmış fiziksel müdahale olarak savunurken, bazıları kelimeye ayrılma/uzaklaşma gibi farklı anlamlar vermekte, bazıları ise hitabın kocaya değil kamusal otoriteye yöneldiğini ileri sürmektedir.[21]

Bu makalenin görevi tefsir tartışmasını kesin hükme bağlamak değildir. Fakat Türk pozitif hukuku bakımından sonuç açıktır: Hiçbir dinî yorum, özel kişiye eşini yaralama, tehdit etme, eziyet etme veya özgürlüğünü keyfî biçimde sınırlama yetkisi vermez. Teolojik tartışma ceza normunu askıya alamaz. Dinî özgürlük, başka bir insanın bedenine ve iradesine özel ceza yetkisi kurmaz.

Daha da açık söyleyelim: Aileyi koruma adı altında şiddeti görmezden gelmek, aileyi korumak değildir. Şiddet pahasına sürdürülen birliktelik, hukuk açısından korunması gereken ‘aile düzeni’ değil; mağduriyet düzenidir. Bir dinî söylem kadına ‘sabret’ derken failin davranışına aynı sertlikle ‘zulmetme’ demiyorsa ahlaki ağırlık yanlış tarafa yüklenmiş olur.

A. Metin, Yorum ve Kültürel Alışkanlığı Birbirinden Ayırmak

Dinî bir metnin varlığı ile o metnin tarih boyunca nasıl yorumlandığı, aile içinde nasıl aktarıldığı ve bireyin onu hangi amaçla kullandığı aynı şey değildir. Şiddeti dinin kendisine bütünüyle mal etmek de, dinî dilin hiçbir zaman şiddeti meşrulaştırmak için kullanılamayacağını söylemek de gerçeği eksiltir. Akademik olarak yapılması gereken, metin ile yorum arasındaki mesafeyi ve yorumun sosyal sonuçlarını açıkça tartışmaktır.

Nisâ 4/34 etrafındaki ‘darb’ tartışmaları bu nedenle yalnız kelime anlamı tartışması değildir; ailede otorite, sorumluluk, tarihsel bağlam ve çağdaş insan hakları düşüncesiyle ilişkilidir. Türkiye’deki güncel ilahiyat literatüründe de ayetin şiddeti meşrulaştırdığı yönündeki okumalar eleştirilmekte ve farklı yorum çizgileri tartışılmaktadır. Bu makalenin amacı teolojik hüküm vermek değil, hiçbir yorumun kadının can güvenliğini tali hâle getirecek biçimde sosyal mazerete dönüştürülmemesi gerektiğini savunmaktır.

B. Sabır, İtaat ve Aile Birliği: Erdemin Mağdur Aleyhine Kullanılması

‘Sabret’, ‘çocukların için yuvanı bozma’, ‘eşine itaat et’, ‘aile sırrını dışarı taşıma’ gibi cümleler bazı ailelerde iyi niyetle söylenebilir. Fakat şiddet bulunan ilişkide bu sözler mağdurun üzerine ek bir ahlaki yük bindirebilir. Sabır, insanın zulme razı olması değildir; aile birliği de bir kişinin beden ve onurunun bedeli olamaz.

Dinî danışmanlık yapan kişi için bu ayrım yaşamsaldır. Aileyi barıştırmak her vakada en yüksek iyi değildir. Önce güvenlik sağlanmalı; ölüm tehdidi, ağır şiddet veya ısrarlı takip varsa uzlaştırıcı dil mağduru yeniden riskli ortama itmemelidir. ‘Yuva yıkılmasın’ kaygısı, insan yıkımını görmezden gelemez.

C. Din Şiddete Karşı Ahlaki Kaynak da Olabilir

Din yalnız risk dili değildir; aynı zamanda şiddete karşı güçlü bir ahlaki direnç kaynağı olabilir. İnsan canının dokunulmazlığı, merhamet, adalet, emanete riayet ve zulmün reddi gibi kavramlar, şiddeti meşrulaştıran kültürel kalıpları tersine çevirebilir. Diyanet İşleri Başkanlığının 21 Kasım 2025 tarihli hutbesinde kadın-erkek ayrımı olmaksızın şiddetin hiçbir çeşidinin ve hiçbir gerekçesinin kabul edilemeyeceğinin açıkça belirtilmesi bu açıdan önemlidir.[22]

Bizim yapıcı önerimiz, dinî kurumların ‘şiddet haramdır/kabul edilemez’ genel cümlesinden bir adım daha ileri gitmesidir: kıskançlık, namus, itaat, boşanma ve aile mahremiyeti üzerinden üretilen somut meşrulaştırma kalıpları açıkça hedef alınmalıdır. Çünkü şiddeti soyut olarak kınamak kolaydır; asıl dönüşüm, şiddeti günlük hayatta haklı gösteren cümlelerin tek tek sökülmesiyle başlar.

VII. Siyasal Boyut: Şiddetle Mücadele Bir Devlet Kapasitesi Meselesidir

Kadına karşı şiddet siyasidir; fakat bu ifade ‘şiddetin faili devlettir’ demek değildir. Siyasal olan, hangi davranışın sorun olarak adlandırıldığı, ne kadar bütçe ayrıldığı, kolluk ve sosyal hizmetlerin nasıl koordine edildiği, veri sistemlerinin konuşup konuşmadığı, hangi riskin önceliklendirildiği ve kamusal dilin kadının özerkliğini mi yoksa yalnız aile birliğini mi merkeze aldığıdır.

Türkiye’nin 2026-2030 dönemini kapsayan V. Ulusal Eylem Planı, ‘Şiddetsiz Yaşam ve Saygı Kültürü’, ‘Etkin Hukuki Koruma ve Adalete Erişim’, ‘Risk Odaklı ve Uzmanlaşmış Müdahale’, ‘Psikolojik İyi Oluş ve Sosyoekonomik Güçlenme’ ile ‘Davranışsal Dönüşüm ve Toplumsal Katılım’ eksenlerini benimsemiş; plan 2025/19 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesiyle yürürlüğe girmiştir. Bu yaklaşım, sorunun yalnız ceza artırımıyla çözülemeyeceğinin devlet politikası düzeyinde de kabul edildiğini göstermektedir.[23]

İstanbul Sözleşmesi tartışması da bu alanın siyasal ve hukuki niteliğini görünür kılmıştır. Türkiye’nin Sözleşme’den çekilmesi 1 Temmuz 2021 itibarıyla uluslararası düzeyde sonuç doğurmuş; çekilme işlemine karşı açılan iptal davalarında Danıştay Onuncu Dairesinin ret kararları temyiz edilmiş ve Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu 13 Mayıs 2024 tarihli kararında temyiz istemini reddederek sonucu kesinleştirmiştir. Bununla birlikte 6284 sayılı Kanun yürürlüktedir; CEDAW ve AİHS kapsamındaki yükümlülükler de devam etmektedir.[24]

Bizim siyasal eleştirimiz sözleşme tartışmasının taraflarını tekrar etmek değildir. Daha somut bir ölçüt öneriyoruz: Bir politikanın başarısı, metinde kaç kez ‘sıfır tolerans’ yazdığıyla değil, risk altındaki kadının gece yarısı aradığında ne kadar sürede güvenli yere ulaştığıyla; tedbir kararının fail tarafından gerçekten öğrenilip öğrenilmediğiyle; ihlal edildiğinde ne kadar hızlı karşılık verildiğiyle; kadının üç ay sonra barınma ve gelir sorununu çözebilmiş olup olmadığıyla ölçülmelidir. Slogan, uygulamanın yerine geçemez.

A. Siyasetin İlk Sınavı: Sorunu Parti Kimliğine Hapsetmemek

Kadına yönelik şiddet, siyasal tartışmanın konusu olmak zorundadır; çünkü bütçe, mevzuat, personel, kolluk eğitimi, sosyal hizmet, barınma ve veri politikası siyasal kararlardır. Fakat sorun yalnız parti rekabetinin diliyle konuşulduğunda iki risk doğar. Bir taraf her eleştiriyi devlete saldırı, diğer taraf her olumlu uygulamayı propaganda olarak görebilir. Oysa öldürülme riski altındaki kadının ihtiyacı ideolojik zafer değil, çalışan bir kurumdur.

Bu nedenle politika değerlendirmesinin ölçüsü niyet beyanı değil sonuç olmalıdır. Kaç eğitim yapıldığı, kaç broşür basıldığı veya kaç toplantı düzenlendiği önemlidir; fakat daha kritik sorular şunlardır: yüksek riskli başvuruya kaç dakikada müdahale edildi, tedbir ne kadar sürede tebliğ edildi, ihlale ne oldu, kadın barınmaya erişebildi mi, failin silahı alındı mı, çocuklar korundu mu? Siyasetin ahlaki değeri, uygulama zincirinin son halkasında ölçülür.

B. V. Ulusal Eylem Planı: Doğru Başlıkları Ölçülebilir Sonuçlara Çevirmek

2026-2030 dönemini kapsayan V. Ulusal Eylem Planı; şiddetsiz yaşam ve saygı kültürü, etkin hukuki koruma, risk odaklı müdahale, psikolojik iyi oluş ve sosyoekonomik güçlenme ile davranışsal dönüşümü dikey eksenler olarak belirlemektedir. Dijitalleşme ve yapay zekâ, bilimsel bilgi ekosistemi ve medya gibi yatay eksenler de planın kapsamına alınmıştır. Plan 5 hedef, 15 strateji ve 130 faaliyet içermektedir.[25]

Bu yaklaşım kavramsal olarak güçlüdür; asıl sınav uygulama ve ölçüm olacaktır. Yapay zekâ destekli risk analizi kurulacaksa yanlış pozitif ve yanlış negatif sonuçların denetlenmesi, kişisel verilerin korunması, ayrımcı algoritmik kalıpların engellenmesi ve insan karar vericinin sorumluluktan kaçmaması gerekir. Teknoloji, kötü koordinasyonu otomatik olarak iyi koordinasyona dönüştürmez. Yanlış veriyle çalışan hızlı sistem, yalnız hatayı hızlandırır.

C. İstanbul Sözleşmesi Tartışması: Hukuki Statü ile Şiddet Politikasını Ayırmak

Türkiye, Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesi’nden 1 Temmuz 2021 itibarıyla çekilmiş ve artık Sözleşme’ye taraf değildir. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 13 Mayıs 2024 tarihli E.2024/823, K.2024/1056 sayılı kararı da çekilme işlemi hakkında açılan davalardan birinde ret hükmünü onamıştır. Bu hukuki durum, siyasal ve akademik tartışmanın sona erdiği anlamına gelmez; fakat mevcut pozitif hukuk değerlendirmesi yapılırken statünün doğru kurulması gerekir.[26]

Daha önemli nokta şudur: İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme, 6284 sayılı Kanun’u yürürlükten kaldırmamış; Anayasa’nın yaşam hakkı ve maddi-manevi varlığı koruma yükümlülüklerini, CEDAW’dan doğan taahhütleri veya AİHS kapsamındaki pozitif yükümlülükleri ortadan kaldırmamıştır. Bu nedenle şiddetle mücadeleyi yalnız ‘Sözleşme var mı yok mu?’ sorusuna sıkıştırmak hukuken de siyaseten de eksiktir. Tartışılması gereken, bugün yürürlükte olan araçların ne kadar etkili uygulandığıdır.

D. Veri Şeffaflığı ve Hesap Verebilirlik

Şiddet politikası güvenilir veri olmadan yönetilemez. Fakat sayı toplamak da tek başına yeterli değildir. Başvuru sayısı, tedbir türü, ihlal, zorlama hapsi, yeniden başvuru, yüksek risk göstergeleri, bölgesel farklılıklar ve sonuçlar mümkün olduğunca karşılaştırılabilir biçimde izlenmelidir. Veri, kamuoyuyla yarışmak için değil, hangi müdahalenin işe yaradığını görmek için kullanılmalıdır.

Şeffaflık devletin başarısızlığını teşhir etmekten ibaret değildir; iyi uygulamayı da görünür kılar. Hangi ilde tebligat süresi düşmüş, hangi ŞÖNİM modeli etkili olmuş, hangi fail programı yeniden şiddet riskini azaltmışsa bunlar da bilinmelidir. Bilgi, suçlama aracı olmaktan çıkarılıp öğrenme aracı hâline geldiğinde politika olgunlaşır.

VIII. Felsefi Boyut: Şiddet Neden Ahlaken Yanlıştır?

A. İnsan Onuru ve Nesneleştirme

Kadına karşı şiddetin felsefi yanlışlığı yalnız acı vermesinde değildir. Şiddet, diğer insanın kendi hayatının öznesi olma statüsünü inkâr eder. Martha Nussbaum’ın nesneleştirme analizinde bir insanı araç, sahip olunabilir şey, özerkliği önemsiz varlık veya deneyimi hesaba katılmayan nesne gibi görmek farklı nesneleştirme biçimleri olarak tartışılır. Yakın partner şiddetinde ‘senden ayrılmama izin vermiyorum’ cümlesi tam da bu soruna dokunur: Karşıdaki kişi, karar verebilen özne olmaktan çıkarılıp ilişki düzeninin nesnesine dönüştürülür.[27]

İnsan onuru, kadının yalnız dövülmeme hakkını değil, ‘hayır’ diyebilme, ayrılabilme, çalışma, arkadaş seçme, telefonunu saklama zorunda kalmama, bedenine ilişkin karar verme ve korkmadan konuşabilme hakkını da içerir. Bu nedenle şiddetin karşıtı yalnız ‘fiziksel sakinlik’ değildir. Şiddetin karşıtı özerkliktir.

B. Güç ile Şiddeti Ayırmak

Hannah Arendt’in güç ile şiddet arasında yaptığı ayrım bu meselede verimli bir düşünce aracı sunar. Arendt için güç, insanların birlikte hareket etme ve meşru ilişki kurma kapasitesiyle bağlantılıdır; şiddet ise araçsaldır ve zorlamaya dayanır. Bu ayrımı aile ilişkisine bire bir siyasal teori olarak taşımak gerekmese de, önemli bir ahlaki sezgi sağlar: Yumruk, otoritenin kanıtı değil, ilişkinin meşru ikna kapasitesinin çöküşüdür. Bir erkek, sözünü yalnız korkuyla geçirebiliyorsa güçlü değildir; şiddet aracına bağımlıdır.[28]

Bu yüzden ‘erkekliğini gösterdi’ denilen yerde aslında çoğu kez erkekliğin değil, ikna ve özdenetim yetersizliğinin gösterisi vardır. Şiddet güçlü görünür çünkü bedeni yaralayabilir; ama ilişkisel ve ahlaki bakımdan çoğu zaman güçsüzlüğün kaba aracıdır.

C. Korkudan Özgürlük

Hukuk özgürlüğü çoğu zaman ‘devlet sana karışmıyor’ biçiminde düşünür. Oysa evden çıkarken ‘beni takip eder mi?’, işe giderken ‘kapıda bekler mi?’, çocuk okuldan alınırken ‘orada olur mu?’ diye düşünen kadın için özgürlük, yalnız devletten müdahalesizlik değildir; özel kişinin yarattığı korkuya karşı etkili kamu korumasıdır. Devletin pozitif yükümlülüğü tam burada doğar. Şiddet özel kişiden gelir, ama bilinen ciddi riske rağmen koruma üretmeyen devletin sorumluluğu ayrı bir düzlemde gündeme gelebilir.

D. Özerklik: “Hayır” Diyebilme Hakkı

Kadına yönelik şiddetin felsefi çekirdeğinde özerklik sorunu vardır. Özerklik yalnız büyük hayat kararlarını verme hakkı değildir; kiminle görüşeceğine, çalışıp çalışmayacağına, bedenine dokunulup dokunulmayacağına, evliliği sürdürüp sürdürmeyeceğine ve günlük hayatını nasıl yaşayacağına karar verebilme kapasitesidir. Şiddet, mağdurun ‘hayır’ kelimesini etkisizleştirdiği ölçüde onun ahlaki özne oluşuna saldırır.

Bu nedenle rıza bir defalık izin değildir. Evlilik, geçmişteki sevgi, ekonomik destek veya çocuk sahibi olmak bedensel ve kişisel özerkliği devretmez. Bir insan başka bir insana ‘artık istemiyorum’ dediğinde bu cümle ilişkinin duygusal olarak acı verici bir dönüm noktası olabilir; fakat hukuken ve ahlaken zor kullanma yetkisi yaratmaz.

E. İnsan Onurunun Somut Hâli: Korkmadan Gündelik Hayat

İnsan onuru çoğu hukuki metinde yüksek ve soyut bir kavram gibi durur. Oysa onurun gündelik hâli basittir: eve giderken arkasına bakmamak, telefon çaldığında irkilmemek, maaşını kullanabilmek, arkadaşını görebilmek, çocuğunu okula götürebilmek, ‘hayır’ dedikten sonra hayatta kalacağından emin olmak. Felsefenin görevi bu gündelik gerçekliği soyut ilkelerle bağlamaktır.

Bu nedenle şiddetle mücadele yalnız ölüm sayısını azaltma projesi değildir. Ölümden önceki hayatın niteliği de önemlidir. Sürekli korku altında yaşamak, kişiyi biyolojik olarak hayatta tutsa bile özgür bir hayatın temel koşullarını aşındırır. Devletin pozitif yükümlülüğü de yalnız ölüm anında değil, ciddi ve bilinen tehdidin özgürlüğü sistematik olarak yok ettiği daha erken aşamalarda anlam kazanır.

IX. Türk Hukukunun Normatif Çerçevesi

A. Anayasa: Eşitlik, Yaşam, Maddi ve Manevi Varlık

Anayasa’nın 10. maddesindeki eşitlik ilkesi, 17. maddesindeki yaşam ile maddi ve manevi varlığın korunması, 20. maddesindeki özel hayat ve 41. maddesindeki aile düzeni; kadına yönelik şiddet alanında birlikte okunmalıdır. Aileyi koruma görevi, aile içindeki bireyin yaşam ve onurundan bağımsız düşünülemez. Ailenin anayasal değeri, aile içinde şiddete katlanma yükümlülüğü yaratmaz.

Anayasa m. 90/son uyarınca usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi hâlinde milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır. Türkiye CEDAW’a ve AİHS’e taraf olmaya devam etmektedir. Bu nedenle kadına yönelik şiddetle mücadele yalnız iç hukuk politikası değil, uluslararası insan hakları yükümlülüğüdür.

B. 6284 Sayılı Kanun: Hızlı Korumanın Hukuki Omurgası

6284 sayılı Kanun, şiddete uğrayan veya uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağdurlarının korunmasına yönelik koruyucu ve önleyici tedbir sistemi kurar. Barınma, geçici maddi yardım, danışmanlık, geçici koruma, işyeri/konut değişikliği, yaklaşmama, iletişim araçlarıyla rahatsız etmeme, silah teslimi ve diğer tedbirler bu sistemin araçları arasındadır.[29]

B.1. 6284’ün Mantığı: Mahkûmiyet Değil Risk Yönetimi

6284 sistemini anlamanın anahtarı, koruma hukukunu ceza mahkûmiyetinden ayırmaktır. Kanun, koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aranmayacağını; önleyici tedbir kararının ise geciktirilmeksizin verilmesi gerektiğini açıkça düzenler. Bunun sebebi ‘her iddia doğrudur’ varsayımı değil, tehlike gerçekleşmeden önce hızlı müdahalenin doğasıdır.[30]

Bu hız, hukuk devletinin sona ermesi anlamına gelmez. Tedbirin türü, süresi ve ağırlığı somut riskle orantılı olmalı; itiraz yolu etkili çalışmalı; özellikle kişi üzerinde ağır sonuç yaratan tedbirlerde gerekçe giderek daha belirginleşmelidir. Hız ile gerekçe birbirinin düşmanı değildir. Tam tersine iyi tasarlanmış standart risk formları, hâkimin hem hızlı hem somut gerekçe kurmasını kolaylaştırabilir.

Burada iki uçtan kaçınmak gerekir. Birinci uç, ‘delil aranmaz’ hükmünü her talebin otomatik kabulü gibi okumaktır. İkinci uç ise ceza mahkûmiyetindeki kesin ispat düzeyini koruma tedbirine taşımaktır. Birincisi keyfîliği, ikincisi korumasızlığı büyütür. Doğru yaklaşım, tedbirin amacı ve ağırlığıyla orantılı, risk merkezli bir gerekçelendirmedir.

B.2. Tedbirin Hayata Çevrilmesi: Tebliğ, İzleme ve İhlal

Bir yaklaşmama kararının hukuki varlığı ile fiilî etkisi arasındaki köprü tebliğ, izleme ve ihlale verilen tepkidir. T.A. ve Halime Kılıç kararları, gecikmiş veya uygulanmamış korumanın sonuçlarının ölümcül olabileceğini gösterir. AİHM Halime Kılıç kararında özellikle koruma emirlerinin tebliğindeki ağır gecikmeleri ve ihlallerin yaptırımsız kalmasını eleştirmiştir.[31]

Bu nedenle tedbir kararının başarı göstergesi ‘karar verildi’ olmamalıdır. ‘Kaç saatte tebliğ edildi?’, ‘failin silahı teslim alındı mı?’, ‘mesafe ihlali nasıl tespit edildi?’, ‘kadın gece güvenli yerde mi?’, ‘çocuk teslimi yeni temas riski yaratıyor mu?’ gibi sorular uygulamanın gerçek kalitesini gösterir.

Kanunun en önemli özelliği, ceza yargılamasının kesinleşmesini beklemeden risk karşısında koruma üretebilmesidir. Çünkü ölüm tehdidi altındaki bir kadına ‘önce failin suçunu kesin hükümle ispatlayalım’ demek, koruma hukukunu ceza hukukuna teslim etmek olur. Ancak hızlı koruma, gerekçesiz otomatiklik anlamına gelmemelidir. AYM’nin 6284 tedbirlerine ilişkin çeşitli başvurularda gerekçeli karar hakkını vurgulaması, koruma ile usul güvencelerinin birlikte kurulması gerektiğini gösterir.[32]

Bu denge önemlidir. Kadını korumak için hukuku keyfîleştirmek gerekmez; tam tersine iyi gerekçelendirilmiş, risk verisine dayalı ve hızlı kararlar koruma sisteminin meşruiyetini artırır. Haklar birbirinin düşmanı değildir. Etkili koruma ile adil usul, doğru tasarlandığında birbirini güçlendirir.

C. Ceza Hukuku: 7406 ve Sonraki Değişiklikler

7406 sayılı Kanun 2022’de önemli değişiklikler yapmıştır: kasten öldürmenin ‘kadına karşı’ işlenmesi TCK m. 82/1-f kapsamında nitelikli hâl olarak düzenlenmiş; kasten yaralama, işkence, eziyet ve tehdit suçlarında kadına karşı işlenmeye ilişkin cezai ağırlaştırmalar getirilmiş; TCK m. 123/A ile ısrarlı takip bağımsız suç hâline getirilmiş; kadına karşı kasten yaralama CMK m. 100/3 kapsamındaki katalog suçlar arasına alınmış; takdiri indirim bakımından sırf mahkemeyi etkilemeye yönelik şekli davranışların indirim nedeni sayılamayacağı belirtilmiştir.[33]

4 Haziran 2025 tarihli 7550 sayılı Kanunla kasten yaralama suçunun genel alt sınırı artırılmış ve basit tıbbi müdahaleyle giderilebilir yaralamanın kadına karşı işlenmesi hâlindeki alt sınır dokuz aya yükseltilmiştir. Tehdit suçunun bazı ceza aralıklarında da artış yapılmıştır. Bu gelişmeler, kanun koyucunun yaptırım düzeyini güçlendirme eğilimini sürdürdüğünü göstermektedir.[34]

Ancak ceza artırımını çözümün kendisi sanmamak gerekir. Fail, eylem anında ceza tablosu okumaz. Caydırıcılık yalnız cezanın ağırlığından değil, yakalanma, müdahale, tedbirin uygulanması ve yaptırımın öngörülebilirliğinden doğar. Ağır ceza, uygulanmayan koruma kararının yerine geçemez. Ölüme yaklaşmış bir şiddet örüntüsünde en iyi ceza politikası bazen suçu olduktan sonra daha ağır cezalandırmak değil, suçu olmadan önce riski doğru okumaktır.

X. AİHM ve AYM: Devletin “Biliyordum Ama Yetişemedim” Alanı Ne Kadar Geniş?

A. Opuz/Türkiye: Şiddetin Ayrımcılık Boyutu

AİHM’in Opuz/Türkiye kararı, Avrupa insan hakları hukukunda dönüm noktasıdır. Başvurucu ve annesi uzun süreli aile içi şiddete maruz kalmış, başvurucunun annesi nihayetinde öldürülmüştür. Mahkeme, yaşam hakkı ve kötü muamele yasağına ilişkin ihlallerin yanında, yetkililerin genel ve ayrımcı pasifliğini AİHS m. 14 bağlamında da değerlendirmiş ve kadına yönelik şiddetin ayrımcılık boyutunu açık biçimde tanımıştır.[35]

Bu kararın sert dersi şudur: Devlet, özel kişinin her suçunu önceden bilemez. Fakat tekrarlayan şiddet, ölüm tehdidi ve bilinen risk karşısında ‘aile içi mesele’ refleksiyle pasif kalamaz. Pozitif yükümlülük, devletin failin yerine geçmesi değil; makul olarak beklenebilecek koruyucu araçları zamanında kullanmasıdır.

B. M.G., Halime Kılıç ve Durmaz: Tekil Olay Değil Sistemik Özen

AİHM’in M.G./Türkiye, Halime Kılıç/Türkiye ve Durmaz/Türkiye kararları da Türkiye bakımından aile içi şiddet ve etkili soruşturma yükümlülüğünün farklı boyutlarını geliştirmiştir. M.G. kararında uzun süreli fiziksel, sözel ve cinsel şiddet iddiaları; Halime Kılıç kararında koruma mekanizmalarının etkisizliği ve öldürülme riski; Durmaz kararında ise şüpheli ölümün aile içi şiddet ihtimali gözetilerek etkili soruşturulması meseleleri öne çıkmıştır.[36]

C. T.A. Kararı: Tebliğ Edilmeyen Tedbirin Acı Gerçeği

AYM’nin T.A. kararındaki olaylar, hukukun kâğıt ile hayat arasındaki mesafesini çarpıcı biçimde gösterir. S.E., boşanma sürecinde ve sonrasında eski eşi tarafından defalarca rahatsız edilmiş, hakarete ve ölüm tehdidine maruz kalmış; birçok kez kolluğa başvurmuş ve hayatından endişe ettiğini bildirmiştir. 6284 kapsamında yaklaşmama da dâhil tedbir kararları verilmiş; ancak yaklaşmama kararının muhatabına tebliğ edilmediği, önceki tedbirlerin tebliğ durumunun da belirsiz olduğu tespit edilmiştir. S.E. daha sonra eski eşi tarafından öldürülmüştür. AYM, yaşam hakkının koruma ve etkili soruşturma yükümlülüğü bakımından ihlal edildiğine karar vermiştir.[37]

Bu dosya bize şu cümleyi kurduruyor: Tebliğ edilmeyen yaklaşmama kararı, hukuki metin olarak vardır; güvenlik tedbiri olarak yoktur. Koruma kararının başarısı, UYAP ekranında ‘verildi’ yazmasıyla değil, riskli hayatta fiilen çalışmasıyla ölçülmelidir.

D. Nuriye Ayhan Altıner: Korumanın Kapsamını Dar Okumamak

AYM, Nuriye Ayhan Altıner kararında 6284 kapsamındaki önleyici tedbir talebinin reddi nedeniyle maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Karar, kadına yönelik şiddetin yalnız evlilik veya ev içi ilişki bağlamına sıkıştırılamayacağını ve kamu makamlarının somut tehdit karşısında koruma yükümlülüğünü dar yorumlamaması gerektiğini göstermektedir.[38]

E. Hayriye Şen: Tedbirin Uzatılmasında Gerekçenin Yaşamsal Değeri

AYM’nin Hayriye Şen kararında sorun, 6284 kapsamında verilmiş koruma kararının uzatılması talebine ilişkin esaslı iddiaların itiraz mercii tarafından karşılanmamasıydı. Mahkeme 18 Aralık 2024 tarihli kararında gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine hükmetti. Kararın önemi yalnız usul hukukunda değildir: şiddet riski devam ederken ‘neden uzatmıyoruz?’ sorusuna cevap vermeyen karar, mağdurun güvenlik hesabını da belirsiz bırakır.[39]

Bu karar, bizim ‘gerekçelendirme de korumanın parçasıdır’ tezimizin güçlü dayanaklarından biridir. Gerekçe yalnız dosyayı üst mahkemeye anlatan teknik metin değildir. Hangi riskin görüldüğünü, hangisinin görülmediğini, tedbirin neden yeterli veya yetersiz bulunduğunu taraflara ve uygulayıcı kurumlara bildirir. Gerekçesiz hız da, yavaş ve mükemmel gerekçe de tek başına yetmez; şiddet hukukunun ihtiyacı süratli ve riskle bağlantılı gerekçedir.

XI. Özgün Yapıcı Eleştiri: Türk Hukuku Nerede Güçlü, Nerede Geç Kalıyor?

A. Birinci Sorun: Olay Hukuku, Örüntü Körlüğü

Türk hukukunun elinde önemli araçlar vardır. Sorun her zaman norm yokluğu değildir. Sorun, telefon mesajı ayrı, tehdit ayrı, takip ayrı, ekonomik kontrol ayrı, tedbir ihlali ayrı dosyada görüldüğünde toplam riskin parçalanmasıdır. Şiddet faili hayatı dosya numaralarına bölmez; hukuk bölüyor. Bizim önerimiz, özellikle yüksek riskli vakalarda ‘münferit olay’ mantığından ‘örüntü dosyası’ mantığına geçilmesidir.

Bir mesaj tek başına önemsiz görünebilir. On beş mesaj, işyeri önünde bekleme, silah erişimi, ayrılık süreci, daha önceki darp, çocuk üzerinden tehdit ve uzaklaştırma ihlali birlikte okunduğunda başka bir risk resmi doğar. Hukuk, parçaları tek tek doğru değerlendirip bütünü yanlış okuyabilir. İşte kurumsal hata çoğu zaman burada başlar.

B. İkinci Sorun: Koruma Kararını Sonuç Sanmak

Tedbir kararı vermek başlangıçtır. Tebliğ, kolluk takibi, ihlalin tespiti, zorlama hapsi süreci, mağdurla güvenlik planı, barınma, ekonomik destek ve çocukların güvenliği takip edilmezse kararın koruyucu değeri azalır. AYM’nin emsal içtihadı, devletin yalnız mevzuat bulundurmakla değil, makul pratik tedbirleri etkili ve süratli biçimde almakla yükümlü olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.[40]

Burada sert cümlemiz şudur: Devlet bir kadına ‘şikâyet et’ dediği anda, şikâyetten sonra doğan güvenlik sorumluluğunu da ciddiye almak zorundadır. Başvuru mekanizması açıp koruma zincirini işletmemek, mağdura umut verip riski aynı yerde bırakabilir.

C. Üçüncü Sorun: Ceza Miktarı ile Güvenlik Etkisini Karıştırmak

Ceza artırımları sembolik ve pratik önem taşır. Fakat şiddetle mücadelede yalnız ‘daha ağır ceza’ söylemi, siyaseten kolay ama kriminolojik olarak eksik bir çözümdür. Çünkü önleme, erken risk tespiti, hızlı koruma, failin silaha erişiminin kontrolü, ısrarlı takip takibi, elektronik ve fiziki gözetim araçlarının orantılı kullanımı, barınma, psikolojik destek ve ekonomik güçlenme gibi farklı katmanlar gerektirir. Ceza son aşamadır; hayatı kurtaran müdahale çoğu zaman daha önce yapılması gereken işlemdir.

D. Dördüncü Sorun: Mağdur Beyanını Ya Hep Ya Hiç Mantığıyla Okumak

Kadına yönelik şiddet dosyalarında mağdur beyanı ne otomatik olarak tartışılmaz hakikat sayılmalı ne de ‘başka delil yok’ denilerek değersizleştirilmelidir. Ceza mahkûmiyeti için ispat standardı ayrıdır; koruyucu tedbir için risk standardı ayrıdır. Bu iki alanı karıştırmak ya masumiyet karinesini zedeler ya koruma hukukunu işlemez hâle getirir. Aynı olayda farklı hukuki sorular için farklı ispat ve gerekçe yoğunlukları gerekebilir.

AYM’nin 6284 tedbirlerine ilişkin gerekçeli karar ve usul güvencesi kararları bu açıdan önemlidir. Hızlı tedbir, savunmasız hukuk demek değildir; iyi gerekçe, tedbirin hem hedefini hem meşruiyetini güçlendirir.

E. Beşinci Sorun: “Zorlayıcı Kontrol”ün Hukukta Parçalanması

Türk hukukunda fiziksel saldırı, tehdit, hakaret, ısrarlı takip, kişisel verilerin ihlali ve ekonomik davranışlar farklı normlar içinde değerlendirilebilir. Bu ayrım suçta ve cezada kanunilik için gereklidir. Ancak bir ilişkinin bütününde aynı amaçla kullanılan çok sayıda hukuka aykırı veya sınırda davranışın, tek tek dosyalara ayrıldığında tahakküm örüntüsü görünmez olabilir.

Biz burada yeni ve belirsiz bir ‘kontrol suçu’ yaratılmasını otomatik çözüm olarak önermiyoruz. Ceza hukukunun belirlilik şartı buna karşı temkin gerektirir. İlk aşamada daha gerçekçi reform, 6284 risk değerlendirmesinde ve ceza muhakemesinde mevcut fiiller arasındaki bağlantıyı görünür kılan örüntü analizidir. Kanunilik, bütünü görmeye engel değildir; yalnız yaptırımın sınırlarını açık tutmayı gerektirir.

F. Altıncı Sorun: Kurumların Aynı Riski Farklı Dosyalarda Görmesi

Bir kadın kolluğa tehdit, savcılığa takip, aile mahkemesine tedbir, sosyal hizmete barınma ve icra/velayet süreçlerine çocuk nedeniyle başvurabilir. Her kurum kendi görevini doğru yapsa bile ortak risk resmi kurulmazsa sistem bütünde başarısız olabilir. Şiddet faili kurumların görev alanı ayrımını bilerek hareket etmese de, parçalı sistemden fiilen yararlanabilir.

Bu nedenle veri paylaşımı ve koordinasyon önemlidir; ancak sınırsız veri dolaşımı da çözüm değildir. Mağdurun adresi, kimlik bilgileri ve sağlık verileri son derece hassastır. Entegre sistem ‘herkes her şeyi görsün’ değil, ‘görevi için gerekli olan kişi gerekli risk bilgisini zamanında görsün’ ilkesiyle tasarlanmalıdır.

G. Yedinci Sorun: Tutuklamayı Koruma Tedbirinin Yerine Koymak

Yüksek riskli dosyalarda tutuklama tartışması kaçınılmaz olabilir; fakat tutuklama bir güvenlik politikası paketinin tek aracı hâline gelmemelidir. CMK m.100 koşulları ayrıca gerçekleşmelidir. Tutuklama için yeterli hukuki temel yoksa veya ölçüsüzse, koruma ihtiyacının varlığı tek başına tutuklamayı meşrulaştırmaz. Aynı şekilde tutuklama verilmemesi de mağdurun korumasız bırakılması anlamına gelmemelidir.

Hukuk burada iki ayrı soruyu aynı anda taşımalıdır: ‘Şüphelinin özgürlüğüne ağır müdahale için yeterli neden var mı?’ ve ‘Mağdurun yaşamını korumak için hangi tedbirler hemen uygulanmalı?’ Bu soruların birbirine karıştırılması hem kişi özgürlüğünü hem kadın güvenliğini zedeler.

XII. Özgün Öneri: Yaşamsal Risk ve Kurumsal Özen Testi

Bu çalışma, kanunda yeni bir suç yaratmayan; mevcut 6284, Anayasa m. 17, ceza muhakemesi ve pozitif yükümlülük ilkelerinin daha sistematik uygulanmasına hizmet eden on iki aşamalı bir ‘Yaşamsal Risk ve Kurumsal Özen Testi’ önermektedir. Test, mahkûmiyet ölçütü değildir. Koruyucu/önleyici müdahale ve kurumsal özen bakımından gerekçelendirme aracıdır.

  • 1. Önceki örüntü: Daha önce darp, tehdit, hakaret, ısrarlı takip, silahla korkutma, ekonomik kontrol veya tedbir ihlali var mı?
  • 2. Yoğunlaşma: Olayların sıklığı veya ağırlığı son dönemde artmış mı?
  • 3. Ayrılık riski: Boşanma, ayrılma, evi terk etme, velayet veya yeni ilişki gibi failin kontrol kaybı algısını yükseltebilecek süreç var mı?
  • 4. Ölüm/yaralama tehdidi: Tehdit açık mı, tekrarlı mı, belirli araç veya zaman içeriyor mu?
  • 5. Silah ve araç erişimi: Failin ateşli silaha, kesici alete veya mağdura ulaşmayı kolaylaştıran mesleki/fiilî imkânlara erişimi var mı?
  • 6. Israrlı takip ve dijital izleme: Konum takibi, sahte hesap, sürekli mesaj, işyeri/ev çevresinde bekleme veya üçüncü kişiler üzerinden temas var mı?
  • 7. Çocukların kullanılması: Çocuklar tehdit, takip, görüşme bahanesi veya psikolojik baskı aracı hâline getirilmiş mi?
  • 8. Mağdurun kırılganlıkları ve kaynakları: Barınma, gelir, sağlık, engellilik, göç, sosyal destek ve ulaşım koşulları koruma planını nasıl etkiliyor?
  • 9. Önceki tedbirlerin etkinliği: Karar verilmiş mi, tebliğ edilmiş mi, ihlal edilmiş mi, ihlale zamanında karşılık verilmiş mi?
  • 10. Kurumsal koordinasyon: Kolluk, savcılık, aile mahkemesi, ŞÖNİM, sosyal hizmet ve gerektiğinde sağlık birimleri aynı risk bilgisini görüyor mu?
  • 11. Daha güçlü koruma ihtiyacı: Mevcut tedbir somut risk için yeterli mi; barınma, geçici koruma, iletişim/mesafe tedbiri, silah teslimi veya diğer araçların kombinasyonu gerekiyor mu?
  • 12. Gerekçe ve izleme: Karar, riski somut olgularla açıklıyor mu ve belirli süre sonra yeniden değerlendirme mekanizması içeriyor mu?

Bu testin özgün tarafı, ‘fail suçlu mudur?’ sorusunu ‘mağdur şu anda ne kadar risk altındadır ve kamu otoritesi bu risk karşısında ne yaptı?’ sorusundan ayırmasıdır. Ceza sorumluluğu kişisel ve yüksek ispat standardına bağlıdır. Koruma ise risk yönetimidir. Bu ayrım, hem masumiyet karinesini hem yaşam hakkını aynı hukuk düzeni içinde ciddiye almanın yoludur.

A. Test Nasıl Kullanılmalı?

Test bir puan cetveli değildir. Örneğin on iki başlıktan dördünün bulunması otomatik ‘yüksek risk’ sonucu vermemelidir. Bazı göstergeler tek başına çok ağır olabilir: açık ölüm tehdidi, ateşli silah erişimi veya koruma kararının tekrar tekrar ihlali gibi. Amaç karar vericinin sezgisini ortadan kaldırmak değil, sezginin hangi olgulara dayandığını görünür hâle getirmektir.

Testin ikinci işlevi kurumsal hafızadır. Dosya başka kolluk görevlisine, savcıya veya hâkime geçtiğinde risk değerlendirmesi sıfırdan başlamamalıdır. Önceki olaylar, tedbirler ve ihlaller anlaşılır bir zaman çizgisi içinde görülebilmelidir. Şiddet dosyasında hafıza kaybı, risk kaybıdır.

B. Testin Hukuki Güvencesi: Ölçülülük ve Denetlenebilirlik

Risk temelli yaklaşımın en büyük tehlikesi, belirsiz ‘tehlikeli kişi’ etiketlerinin ölçüsüz müdahaleye dönüşmesidir. Bu nedenle her risk göstergesi somut olguya bağlanmalı; uygulanan tedbirin neden gerekli olduğu yazılmalı; tedbir belirli aralıklarla yeniden değerlendirilmeli ve itiraz mekanizması gerçek anlamda işletilmelidir. Koruma hukukunun gücü keyfîlikten değil, hızlı ama denetlenebilir olmaktan gelir.

Bizim modelimiz bu nedenle iki hakkı rakip görmez. Mağdurun yaşam ve beden bütünlüğü hakkı ile hakkında tedbir uygulanan kişinin adil usul ve özgürlük hakları aynı hukuk düzeninin parçalarıdır. İyi hukuk, birini korumak için diğerini yok etmek zorunda kalmaz; risk arttıkça müdahaleyi güçlendirir, müdahale ağırlaştıkça gerekçeyi de güçlendirir.

XIII. Türkiye İçin Yapıcı Öneriler

A. Şiddet Örüntüsü İçin Entegre Veri ve Risk Değerlendirmesi

Şiddet riski farklı kurumlarda parçalanmamalıdır. Hukuki yetki ve kişisel veri güvenceleri korunarak, tekrar eden tehdit, ısrarlı takip, tedbir ihlali ve yüksek risk göstergelerinin yetkili birimlerce bütüncül görülebileceği bir sistem güçlendirilmelidir. Teknoloji yalnız veri toplamak için değil, ölümden önceki örüntüyü fark etmek için kullanılmalıdır. V. Ulusal Eylem Planının dijitalleşme, yapay zekâ ve risk odaklı müdahale eksenleri bu yönde imkân sunmaktadır.[41]

B. Tedbir Kararlarında “Verildi-Uygulandı” Ayrımı

Kurumların performans göstergesi yalnız kaç tedbir kararı verildiği olmamalıdır. Tebliğ süresi, ihlal oranı, ihlale müdahale süresi, mağdura ulaşılan destek, barınma ve ekonomik yardımın devamlılığı gibi sonuç göstergeleri de izlenmelidir. Koruma politikasında çıktı değil, etki ölçülmelidir.

C. Fail Odaklı Davranışsal Müdahale

Şiddetle mücadele yalnız kadına ‘kaçış planı’ öğretmek olamaz. Failin davranışını değiştirmeye yönelik bilimsel, izlenebilir ve risk düzeyine göre yapılandırılmış programlar; öfke yönetiminin ötesinde kontrol, cinsiyetçilik, kıskançlık, iletişim, ebeveynlik, madde kullanımı ve sorumluluk alma konularını içermelidir. Kadın hayatını değiştirmek zorunda kalırken failin aynı düzen içinde kalması adil değildir.

D. Ekonomik Özgürlüğü Güvenlik Politikası Saymak

İstihdam, kreş, geçici maddi yardım, konut ve ücretsiz hukuki destek ‘sosyal yardım’ başlığında tali görülmemelidir. Bunlar şiddet döngüsünden çıkışın güvenlik altyapısıdır. Ekonomik bağımsızlık her şiddeti önlemez; fakat kadının seçeneklerini büyütür. Seçeneksizlik, failin en güçlü müttefiklerinden biridir.

E. Dinî ve Kamusal Dilde Açık Sınır

Camide, okulda, televizyonda ve aile danışmanlığında verilecek mesaj açık olmalıdır: Din, gelenek, namus, kıskançlık, aile birliği veya çocuklar şiddetin mazereti değildir. ‘Yuvayı koru’ çağrısı, şiddet gören kişiye değil şiddeti durdurmak zorunda olan faile yöneltilmelidir. Ailenin korunması, mağdurun şiddet ortamına geri gönderilmesi anlamına gelemez.

F. Medya ve Dil

‘Aşk cinayeti’, ‘kıskançlık cinneti’, ‘barışmak istemeyince öldürdü’ gibi başlıklar failin eylemini romantik duygularla açıklama riski taşır. Dil, suçu hukuken yeniden tanımlamaz ama toplumsal anlamı kurar. ‘Sevdiği için öldürdü’ cümlesi kendi içinde ahlaki çelişkidir. Öldürme sevginin fazlası değil, sevginin yokluğudur.

G. Çocuk Teslimi, Velayet ve Görüşme Süreçlerinde Risk Filtresi

Ayrılık sonrası çocukla kişisel ilişki, ebeveynlik hakkı ve çocuğun yararı bakımından önemlidir; ancak şiddet geçmişi bulunan dosyalarda görüşme düzeni aynı zamanda temas ve takip kanalı hâline gelebilir. Bu nedenle çocuk teslimi ve kişisel ilişki düzenlemeleri, ‘ebeveynlik uyuşmazlığı’ başlığında şiddet riskinden kopuk ele alınmamalıdır.

Yapıcı çözüm, ebeveyn-çocuk bağını otomatik kesmek değil; riskin niteliğine göre gözetimli görüşme, güvenli teslim noktası, üçüncü kişi üzerinden iletişim veya geçici sınırlama gibi daha ince araçları kullanabilmektir. Çocuğun üstün yararı, yalnız görüşmenin sürmesi değil, görüşmenin güvenli biçimde sürmesidir.

H. Hukuk Meslekleri İçin Travma ve Önyargı Eğitimi

Polis, savcı, hâkim ve avukatın görevi psikolog olmak değildir. Fakat travma altındaki kişinin anlatımının neden parçalı olabileceğini, mağdur suçlama kalıplarını ve ayrılık dönemindeki risk dinamiklerini temel düzeyde bilmek hukuki kararın kalitesini artırabilir. Eğitim, ‘kadının söylediğine koşulsuz inan’ sloganı değildir; yanlış bilişsel kestirmelerin farkında olarak delili ve riski daha doğru değerlendirme becerisidir.

I. Fail Programlarını “Öfke Kontrolü”ne İndirmemek

Fail odaklı programlarda yalnız öfke yönetimi çalışmak yetersiz kalabilir. Çünkü bazı şiddet davranışları öfke anında değil, sakin ve planlı biçimde gerçekleşir. Programlar kontrol hakkı görme, cinsiyetçi tutum, kıskançlık, sorumluluk alma, ebeveynlik, iletişim ve yeniden şiddet riskini birlikte ele almalıdır.

Bu programların başarısı da yalnız ‘kaç kişi katıldı?’ ile ölçülmemelidir. Tekrar şiddet, tedbir ihlali, programı tamamlama, mağdur güvenliği ve bağımsız değerlendirme gibi göstergeler gerekir. Failin değişimini mağdurun yeni bir şiddete maruz kalmasıyla test etmek kabul edilemez.

XIV. Karşı Tezler ve Sınırlar

A. “Erkekler de Şiddet Görüyor” İtirazı

Evet, erkekler de aile içi ve kişiler arası şiddetin mağduru olabilir; çocuklar ve yaşlılar da olabilir. Hukuk hepsini korumalıdır. Kadına yönelik şiddeti ayrıca incelemek erkek mağdurları inkâr etmek değildir. Kadınların belirli şiddet türlerinden cinsiyete bağlı ve orantısız etkilenmesi, özel risk analizini meşru kılar. 6284 de yalnız kadınları değil çocukları, aile bireylerini ve tek taraflı ısrarlı takip mağdurlarını koruma kapsamına alır.

B. “Bütün Sorun Ataerkillik Değil” İtirazı

Doğrudur. Bu makale de bütün şiddeti tek nedene indirgememektedir. Ruhsal sorunlar, madde kullanımı, ekonomik kriz, çocukluk travması, kişilik özellikleri, ilişki çatışması ve bireysel suç eğilimi farklı vakalarda rol oynayabilir. Fakat yapısal cinsiyet eşitsizliğini tamamen dışarıda bırakmak da açıklamayı eksiltir. Çok etkenli model, yapısal ve bireysel nedenleri birlikte düşünmeyi gerektirir.

C. “Koruma Tedbirleri Masumiyet Karinesini Zedeler” İtirazı

Koruma tedbiri ile ceza mahkûmiyeti aynı şey değildir. Risk karşısında geçici tedbir alınması, kişi hakkında kesin suçluluk hükmü kurmaz. Buna karşılık tedbir kararının gerekçesiz, süresiz veya itirazları cevapsız bırakacak şekilde uygulanması da hukuk devletiyle bağdaşmaz. Çözüm koruma hukukunu kaldırmak değil, hızlı ve kaliteli gerekçelendirmedir. AYM’nin bu alandaki içtihadı tam da bu dengeyi kurmaya imkân vermektedir.

D. “Daha Ağır Ceza Her Şeyi Çözer” İtirazı

Ağır cezanın önemsiz olduğunu söylemiyoruz. Özellikle yaşam hakkına yönelik ağır saldırılarda orantılı ve caydırıcı yaptırım hukuk devletinin gereğidir. Fakat ceza tehdidi, koruma zincirinin yerini tutmaz. Şiddet faili için yakalanmayacağını, tedbirin uygulanmayacağını veya ihlalin sonuçsuz kalacağını düşünmek, kâğıt üzerindeki yüksek ceza sınırından daha etkili bir davranış beklentisi yaratabilir.

Bu nedenle ceza politikası ile güvenlik politikası ayrı ama bağlantılı düşünülmelidir. Ceza, geçmiş fiile karşı adalet; koruma, gelecekteki riske karşı önlemdir. Birini güçlendirirken diğerini ihmal etmek yarım hukuk üretir.

E. “Aileyi Korumak İçin Sorunu Büyütmemek Gerekir” İtirazı

Aileyi korumak toplumsal ve hukuki olarak meşru bir amaç olabilir; fakat korunacak olan yalnız aile biçimi değil, aile içindeki insanların haklarıdır. Şiddeti görünmez kılarak sürdürülen birlik, aileyi korumak değil şiddet düzenini korumaktır. Bazen ailenin iyileşmesi güvenli ayrılıkla, bazen profesyonel müdahaleyle, bazen de failin evden uzaklaştırılmasıyla mümkündür.

En sert ama en açık cümle şudur: Bir kadının can güvenliği ile ‘el âlem ne der’ arasında denge kurulmaz. Yaşam hakkı pazarlık konusu değildir.

XV. Sonuç: Bir Kadın Öldüğünde Hukuk Sadece Son Dakikaya Bakamaz

Kadına karşı şiddet, bir erkeğin bir kadına vurduğu saniyeden ibaret değildir. O saniyeden önce kimi zaman aylarca süren küçültme, denetleme, kıskançlık, ekonomik kısıtlama, tehdit, takip ve izolasyon vardır. O saniyenin çevresinde ise akrabaların, komşuların, arkadaşların, kurumların ve kamusal dilin verdiği veya vermediği tepkiler bulunur. Bu nedenle şiddet ne yalnız psikolojidir ne yalnız sosyoloji; ne yalnız din tartışmasıdır ne yalnız siyaset; ne de yalnız ceza hukuku dosyasıdır. Hepsinin kesiştiği yerde insanın korkmadan yaşama hakkı vardır.

Kadına ‘neden gitmedin?’ diye sormadan önce, gidebileceği güvenli bir yer verip vermediğimizi sormalıyız. ‘Neden şikâyet etmedi?’ demeden önce, şikâyet edenlerin başına gelenleri düşünmeliyiz. ‘Koruma kararı vardı’ demeden önce, o kararın tebliğ edilip edilmediğini, ihlal edildiğinde ne yapıldığını, failin takibe devam edip etmediğini, kadının gece nerede kaldığını sormalıyız.

Hukuk ancak bu soruları sorarsa insanileşir. Aksi hâlde dosya tamamlanır, fakat hayat korunmaz.

Bu makalenin bütün disiplinlerden çıkardığı ortak sonuç, şiddetin tek bir sebebi ve tek bir çözümü olmadığıdır. Psikoloji bize korku, kontrol ve sorumluluk aktarımını; sosyal psikoloji normların ve seyirci davranışının etkisini; sosyoloji ekonomik ve kurumsal koşulları; din ahlaki meşrulaştırmanın ve ahlaki direncin gücünü; siyaset devlet kapasitesini; felsefe ise neden bütün bunların merkezinde insan onuru ve özerkliğin bulunduğunu gösterir. Hukuk bu bilgilerin hiçbirini tek başına hüküm yerine koyamaz, fakat hepsinden daha iyi soru sormayı öğrenebilir.

Bizim üslubumuzun sertleştiği yer tam da burasıdır: Bir kadının öldürülmesinden sonra bütün kurumların aynı cümleyi kurması kolaydır - ‘çok üzücü’. Zor olan, ölümden önce gelen küçük işaretleri ciddiye almaktır. Hukuk trajediyi kayda geçirmek için değil, mümkün olduğunda trajedinin gerçekleşmesini engellemek için de vardır.

Şiddetle mücadelede gerçek başarı, kadınların daha çok korkması pahasına daha çok fail cezalandırmak değildir. Başarı; kadınların daha erken yardım isteyebildiği, yardım istediğinde daha az tekrar anlatmak zorunda kaldığı, çocuklarıyla güvenli bir yere ulaşabildiği, ekonomik olarak hayata tutunabildiği ve failin de ihlal ettiği sınırların gerçek sonuçları olduğunu bildiği bir düzen kurmaktır.

Bizim vardığımız özgün sonuç üç cümlede özetlenebilir. Birincisi: Şiddet yumrukla başlamaz; kadının iradesi üzerinde hak iddiasıyla başlar. İkincisi: Şiddetin üç sessiz ortağı meşrulaştıran dil, susan çevre ve geciken kurumdur. Üçüncüsü: Devletin koruma yükümlülüğünün gerçek ölçüsü kararın verilmesi değil, hayatın korunmasıdır.

Bir toplumun kadına verdiği değer, törenlerde söylediği güzel cümlelerle değil; korkmuş bir kadın yardım istediğinde ona ne kadar hızlı inandığı, ne kadar dikkatli dinlediği, ne kadar güçlü koruma sağladığı ve sonrasında hayatını yeniden kurmasına ne kadar imkân verdiğiyle anlaşılır. Hukukun en ağır başarısızlığı, öldürülen kadının dosyasında daha önce atılmış yardım çığlıklarını sonradan fark etmektir. Çünkü bazı dosyalarda adaletin en önemli zamanı, suçtan sonrası değil, suçtan öncesidir.

Kaynakça

ALTİPARMAK, İpek Beyza. ‘Kadına Yönelik Aile İçi Şiddetin Boyutları: Ankara Örneği.’ Manisa Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 17/1 (2019): 55-76. DOI: 10.18026/cbayarsos.544775.

ARENDT, Hannah. On Violence. New York: Harcourt, 1970.

STANFORD ENCYCLOPEDIA OF PHILOSOPHY. “Hannah Arendt.” Özellikle iktidar ve şiddet ayrımına ilişkin bölüm, erişim 28 Ağustos 2026.

CEDAW Committee. General Recommendation No. 35 on Gender-Based Violence against Women, CEDAW/C/GC/35, 26 July 2017.

CAMPBELL, Jacquelyn C. et al. “Risk Factors for Femicide in Abusive Relationships: Results from a Multisite Case Control Study.” American Journal of Public Health 93/7 (2003): 1089-1097. DOI: 10.2105/AJPH.93.7.1089.

EKİNCİ, Kutbettin. ‘Nisâ 34. Ayette Hitap Açısından Darb Meselesi.’ Şarkiyat 13/1 (2021): 242-257. DOI: 10.26791/sarkiat.858777.

GHANBARLOU, Raheb Mohammadi. ‘Kadına Yönelik Şiddeti Etkileyen Toplumsal Faktörler Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme.’ Tarsus Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi 1/1 (2020): 58-68.

GUTIERREZ, Brenda C.; Campbell LEAPER. ‘Linking Ambivalent Sexism to Violence-Against-Women Attitudes and Behaviors: A Three-Level Meta-analytic Review.’ Sexuality & Culture 28 (2024): 851-882. DOI: 10.1007/s12119-023-10127-6.

İZCİ, Filiz; Nazife Gamze USTA SAĞLAM; Halim KAŞIKÇI. ‘Kadına Yönelik Şiddetin Psikolojik ve Adli Boyutu.’ Arşiv Kaynak Tarama Dergisi 30/4 (2021): 209-217. DOI: 10.17827/aktd.932271.

KARAHAN, Mehmet Selahattin; Fatma ARPACI; İhsan ESEN. ‘Türkiye’de Kadınlara Yönelik Şiddetin Uygulanan Sosyal Politikalar Bağlamında Bireysel ve Toplumsal Boyutlarda Etkileri.’ Gazi Sağlık Bilimleri Dergisi, Özel Sayı (2022): 36-41. DOI: 10.52881/gsbdergi.1082546.

KUSKOFF, Ella; Cameron PARSELL. “Bystander Intervention in Intimate Partner Violence: A Scoping Review of Experiences and Outcomes.” Trauma, Violence, & Abuse 25/3 (2024): 1799-1813. DOI: 10.1177/15248380231195886.

KIYLIK, Mustafa Harun. ‘Nisâ Sûresi’nin 34. Ayeti Üzerinden Üretilen Kadına Şiddet Algısı.’ Bingöl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 24 (2024): 1-22. DOI: 10.34085/buifd.1551070.

NUSSBAUM, Martha C. ‘Objectification.’ Philosophy & Public Affairs 24/4 (1995): 249-291. DOI: 10.1111/j.1088-4963.1995.tb00032.x.

OVERALL, Nickola C.; Matthew D. HAMMOND; Emily J. CROSS. ‘Power, sexism, and aggression in intimate relationships.’ Current Opinion in Psychology 68 (2026): 102255. DOI: 10.1016/j.copsyc.2025.102255.

SARI, Beyza Nur. ‘Türkiye Örnekleminde Kadına Yönelik Şiddetin İncelenmesi.’ Psikolojik Araştırma Perspektifleri Dergisi 1/1 (2024): 111-140. DOI: 10.5281/zenodo.13371964.

SEVİNÇ, Sümeyye. ‘Nisâ 4/34. Ayetine Göre Sorumluluklar.’ Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi 23/1 (2023): 203-228. DOI: 10.33415/daad.1213352.

STARK, Evan. Coercive Control: The Entrapment of Women in Personal Life. Oxford University Press, 2007. DOI: 10.1093/oso/9780195154276.001.0001.

TÜİK. Türkiye Kadına Yönelik Şiddet Araştırması, 2024. Haber Bülteni No. 57940, 7 Ekim 2025.

VALOR-SEGURA, Inmaculada; Francisca EXPÓSITO; Miguel MOYA. “Victim Blaming and Exoneration of the Perpetrator in Domestic Violence: The Role of Beliefs in a Just World and Ambivalent Sexism.” The Spanish Journal of Psychology 14/1 (2011): 195-206. DOI: 10.5209/rev_sjop.2011.v14.n1.17.

VU, Nicole L.; Ernest N. JOURILES; Renee MCDONALD; David ROSENFIELD. “Children’s Exposure to Intimate Partner Violence: A Meta-analysis of Longitudinal Associations with Child Adjustment Problems.” Clinical Psychology Review 46 (2016): 25-33. DOI: 10.1016/j.cpr.2016.04.003.

WILLOUGHBY, Bree et al. “Understanding the Intersection Between Men’s Alcohol Use, Masculinity and Perpetration of Intimate Partner Violence: A Systematic Review and Meta-Analysis.” Trauma, Violence, & Abuse, OnlineFirst, 12 November 2025. DOI: 10.1177/15248380251383937.

WHO. Violence Against Women Prevalence Estimates, 2023. Geneva: World Health Organization, 2025.

T.C. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı. Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele V. Ulusal Eylem Planı (2026-2030). 2025.

Diyanet İşleri Başkanlığı. ‘Şiddetin Çaresi Merhamet Eğitimi.’ Cuma Hutbesi, 21 Kasım 2025.

Diyanet İşleri Başkanlığı. “İslam, kadına yönelik değersizleştirici söylem ve davranışları kesin bir dille yasaklamıştır.” Kurumsal açıklama, 9 Haziran 2026. Açıklamaya göre 2025 yılında şiddetle mücadele konusunda 6 farklı başlıkta cuma hutbesi irad edilmiş ve camilerde toplam 7.928 vaazda konu işlenmiştir.

6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu.

7406 sayılı Türk Ceza Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, RG 27.05.2022/31848.

7550 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, RG 04.06.2025/32920 (1. Mükerrer).

AYM [GK], T.A., B. No: 2017/32972, 29.09.2021.

AYM, Nuriye Ayhan Altıner, B. No: 2020/1327, 04.10.2023.

AYM, Hayriye Şen, B. No: 2021/16954, 18.12.2024.

AYM, Z.G. [1. B.], B. No: 2020/13267, 16.11.2022.

AYM, Sinan Aslan [1. B.], B. No: 2022/50147, 11.07.2023.

AİHM, Opuz/Türkiye, B. No: 33401/02, 09.06.2009.

AİHM, Durmaz/Türkiye, B. No: 3621/07, 13.11.2014.

AİHM, M.G./Türkiye, B. No: 646/10, 22.03.2016.

AİHM, Halime Kılıç/Türkiye, B. No: 63034/11, 28.06.2016.

Danıştay İDDK, E. 2024/823, K. 2024/1056, 13.05.2024.

COUNCIL OF EUROPE. Treaty Office, Convention on Preventing and Combating Violence against Women and Domestic Violence (CETS No. 210), Türkiye status/declaration records; Türkiye’nin çekilmesi 1 Temmuz 2021 tarihinde hüküm doğurmuştur.

Metodolojik ve Özgünlük Notu

Bu çalışma, kadına yönelik şiddetin tek bir disiplinle açıklanabileceği iddiasında değildir. Psikolojik ve sosyal-psikolojik çalışmalar bireysel kişilere teşhis koymak için kullanılmamış; sosyolojik kavramlar bütün erkekleri veya bütün aileleri aynılaştırmak amacıyla aktarılmamış; dinî bölüm farklı tefsir yaklaşımlarını tek doğruya indirgememiş; siyasal bölüm belirli bir partiye yönelik propaganda amacı taşımamış; hukuk bölümü ise koruma tedbirlerini ceza mahkûmiyetiyle özdeşleştirmemiştir. Yabancı ve teorik kaynaklar Türkiye’ye otomatik genelleme aracı değil, Türkiye verisini yorumlamak için açıklayıcı çerçeve olarak kullanılmıştır. Çalışmanın özgün katkısı beş noktada kurulmaktadır: (i) şiddetin fiziksel eylemden önce irade üzerinde hak iddiası olarak başlaması tezi; (ii) ‘şiddetin üç sessiz ortağı’ kavramsallaştırması; (iii) koruma kararında ‘verildi-uygulandı’ ayrımı; (iv) şiddet hukukunda ‘olay’ yerine ‘örüntü’ görme yaklaşımı; (v) on iki aşamalı ‘Yaşamsal Risk ve Kurumsal Özen Testi’.

  1. World Health Organization, ‘Violence against women’, WHO Health Topics, erişim 28 Ağustos 2026; ayrıca WHO, Violence Against Women Prevalence Estimates, 2023 (Geneva: WHO, 2025). ↑

  2. TÜİK, Türkiye Kadına Yönelik Şiddet Araştırması, 2024, Haber Bülteni No. 57940, 7 Ekim 2025. Araştırma 15-59 yaş grubunda 18.275 kadınla yüz yüze görüşmeler yoluyla gerçekleştirilmiştir. ↑

  3. CEDAW Committee, General Recommendation No. 35 on Gender-Based Violence against Women, updating General Recommendation No. 19, CEDAW/C/GC/35, 26 Temmuz 2017, özellikle §§ 9-10. ↑

  4. 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, m. 1-2. ↑

  5. Evan Stark, Coercive Control: The Entrapment of Women in Personal Life (Oxford University Press, 2007), DOI: 10.1093/oso/9780195154276.001.0001, özellikle ‘The Theory of Coercive Control’ ve ‘The Technology of Coercive Control’ bölümleri. ↑

  6. TÜİK, Türkiye Kadına Yönelik Şiddet Araştırması, 2024, Haber Bülteni No. 57940, 7 Ekim 2025. Araştırmada şiddet türlerinin birbiriyle örtüşebileceği belirtilmiş; 15-59 yaş grubundaki 18.275 kadınla görüşülmüştür. ↑

  7. TÜİK, Türkiye Kadına Yönelik Şiddet Araştırması, 2024. Yaşam boyu psikolojik şiddet boşanmış kadınlarda %62,1; ekonomik şiddet %42,5; fiziksel şiddet %41,5 olarak bildirilmiştir. Bu oranlar tek başına nedensellik kurmaz. Ayrılık ve ağır risk bakımından ayrıca Jacquelyn C. Campbell et al., “Risk Factors for Femicide in Abusive Relationships: Results from a Multisite Case Control Study”, American Journal of Public Health 93/7 (2003): 1089-1097, DOI: 10.2105/AJPH.93.7.1089. ↑

  8. Nickola C. Overall, Matthew D. Hammond ve Emily J. Cross, ‘Power, sexism, and aggression in intimate relationships’, Current Opinion in Psychology 68 (2026): 102255, DOI: 10.1016/j.copsyc.2025.102255. ↑

  9. İpek Beyza Altıparmak, ‘Kadına Yönelik Aile İçi Şiddetin Boyutları: Ankara Örneği’, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 17/1 (2019): 55-76, DOI: 10.18026/cbayarsos.544775. ↑

  10. Beyza Nur Sarı, “Türkiye Örnekleminde Kadına Yönelik Şiddetin İncelenmesi”, Psikolojik Araştırma Perspektifleri Dergisi 1/1 (2024): 111-140, DOI: 10.5281/zenodo.13371964. Ayrıca Filiz İzci, Nazife Gamze Usta Sağlam ve Halim Kaşıkçı, “Kadına Yönelik Şiddetin Psikolojik ve Adli Boyutu”, Arşiv Kaynak Tarama Dergisi 30/4 (2021): 209-217, DOI: 10.17827/aktd.932271. ↑

  11. World Health Organization, Violence Against Women Prevalence Estimates, 2023 (2025); İzci, Usta Sağlam ve Kaşıkçı, ‘Kadına Yönelik Şiddetin Psikolojik ve Adli Boyutu’. ↑

  12. Nicole L. Vu, Ernest N. Jouriles, Renee McDonald ve David Rosenfield, “Children’s Exposure to Intimate Partner Violence: A Meta-analysis of Longitudinal Associations with Child Adjustment Problems”, Clinical Psychology Review 46 (2016): 25-33, DOI: 10.1016/j.cpr.2016.04.003. Meta-analiz 74 boylamsal çalışmayı incelemiş ve çocukların yakın partner şiddetine maruz kalmasının izleyen dönemde içselleştirme, dışsallaştırma ve genel uyum sorunlarıyla ilişkili olduğunu göstermiştir. ↑

  13. Brenda C. Gutierrez ve Campbell Leaper, ‘Linking Ambivalent Sexism to Violence-Against-Women Attitudes and Behaviors: A Three-Level Meta-analytic Review’, Sexuality & Culture 28 (2024): 851-882, DOI: 10.1007/s12119-023-10127-6. ↑

  14. Bree Willoughby et al., “Understanding the Intersection Between Men’s Alcohol Use, Masculinity and Perpetration of Intimate Partner Violence: A Systematic Review and Meta-Analysis”, Trauma, Violence, & Abuse, OnlineFirst, 12 Kasım 2025, DOI: 10.1177/15248380251383937. Meta-analiz, daha güçlü erkeklik normu benimsemesinin kadına yönelik yakın partner şiddeti uygulama olasılığıyla anlamlı biçimde ilişkili olduğunu bildirmektedir; kültürel farklılıklar nedeniyle Türkiye’ye doğrudan genelleme yapılmamaktadır. ↑

  15. Inmaculada Valor-Segura, Francisca Expósito ve Miguel Moya, “Victim Blaming and Exoneration of the Perpetrator in Domestic Violence: The Role of Beliefs in a Just World and Ambivalent Sexism”, The Spanish Journal of Psychology 14/1 (2011): 195-206, DOI: 10.5209/rev_sjop.2011.v14.n1.17. Çalışma, adil dünya inancı ve cinsiyetçi tutumların aile içi şiddet vakalarında mağduru suçlama ve faili mazur görme değerlendirmeleriyle ilişkisini incelemektedir. ↑

  16. Ella Kuskoff ve Cameron Parsell, “Bystander Intervention in Intimate Partner Violence: A Scoping Review of Experiences and Outcomes”, Trauma, Violence, & Abuse 25/3 (2024): 1799-1813, DOI: 10.1177/15248380231195886. Kapsam taraması, yakın partner şiddetinde üçüncü kişilerin müdahale deneyimleri ile sonuçlarını değerlendirir; güvenli ve bağlama duyarlı müdahalenin önemini gösterirken doğrudan fiziksel müdahalenin her durumda uygun olmadığını da ortaya koyar. ↑

  17. Raheb Mohammadi Ghanbarlou, “Kadına Yönelik Şiddeti Etkileyen Toplumsal Faktörler Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme”, Tarsus Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi 1/1 (2020): 58-68. ↑

  18. Mehmet Selahattin Karahan, Fatma Arpacı ve İhsan Esen, ‘Türkiye’de Kadınlara Yönelik Şiddetin Uygulanan Sosyal Politikalar Bağlamında Bireysel ve Toplumsal Boyutlarda Etkileri’, Gazi Sağlık Bilimleri Dergisi, Özel Sayı (2022): 36-41, DOI: 10.52881/gsbdergi.1082546. ↑

  19. TÜİK, Türkiye Kadına Yönelik Şiddet Araştırması, 2024: medeni duruma göre yaşam boyu şiddet göstergeleri. ↑

  20. Diyanet İşleri Başkanlığı, “Şiddetin Çaresi Merhamet Eğitimi”, Cuma Hutbesi, 21 Kasım 2025; ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı, “İslam, kadına yönelik değersizleştirici söylem ve davranışları kesin bir dille yasaklamıştır”, 9 Haziran 2026. İkinci resmi açıklamaya göre 2025 yılında şiddetle mücadele konusunda 6 farklı başlıkta cuma hutbesi irad edilmiş ve camilerde toplam 7.928 vaazda konu işlenmiştir. ↑

  21. Sümeyye Sevinç, “Nisâ 4/34. Ayetine Göre Sorumluluklar”, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi 23/1 (2023): 203-228, DOI: 10.33415/daad.1213352; Kutbettin Ekinci, “Nisâ 34. Ayette Hitap Açısından Darb Meselesi”, Şarkiyat 13/1 (2021): 242-257, DOI: 10.26791/sarkiat.858777; Mustafa Harun Kıylık, “Nisâ Sûresi’nin 34. Ayeti Üzerinden Üretilen Kadına Şiddet Algısı”, Bingöl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 24 (2024): 1-22, DOI: 10.34085/buifd.1551070. ↑

  22. Diyanet İşleri Başkanlığı, “Şiddetin Çaresi Merhamet Eğitimi”, Cuma Hutbesi, 21 Kasım 2025. Hutbede kadın-erkek ayrımı olmaksızın şiddetin hiçbir çeşidinin ve hiçbir gerekçesinin kabul edilemeyeceği vurgulanmıştır. ↑

  23. T.C. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele V. Ulusal Eylem Planı (2026-2030), 2025/19 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi, 25 Kasım 2025; uygulama 1 Ocak 2026 itibarıyla başlamıştır. ↑

  24. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, E. 2024/823, K. 2024/1056, 13.05.2024; Danıştay 10. Daire, E. 2021/2537, K. 2023/7573, 28.11.2023. İstanbul Sözleşmesi Türkiye bakımından 1 Temmuz 2021 itibarıyla yürürlükten kalkmıştır. ↑

  25. T.C. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele V. Ulusal Eylem Planı (2026-2030). Plan 25 Kasım 2025 tarihli ve 2025/19 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile yürürlüğe girmiş; 5 hedef, 15 strateji ve 130 faaliyet belirlemiştir. ↑

  26. Council of Europe Treaty Office, CETS No. 210, Türkiye status records: Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi 1 Temmuz 2021 tarihinde hüküm doğurmuştur. Ayrıca Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, E.2024/823, K.2024/1056, 13.05.2024. ↑

  27. Martha C. Nussbaum, ‘Objectification’, Philosophy & Public Affairs 24/4 (1995): 249-291, DOI: 10.1111/j.1088-4963.1995.tb00032.x. ↑

  28. Hannah Arendt, On Violence (New York: Harcourt, 1970); ayrıca Stanford Encyclopedia of Philosophy, ‘Hannah Arendt’, power and violence bölümü. ↑

  29. 6284 sayılı Kanun, özellikle m. 3-5, 8-13; Kanunun temel ilkeleri m. 1/2’de insan haklarına dayalı, kadın-erkek eşitliğine duyarlı, etkili ve süratli usul gerektirir. ↑

  30. 6284 sayılı Kanun m. 8/3: Koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aranmaz; önleyici tedbir kararı geciktirilmeksizin verilir ve Kanunun amacını tehlikeye sokacak şekilde geciktirilemez. ↑

  31. AİHM, Halime Kılıç/Türkiye, B. No: 63034/11, 28 Haziran 2016. Mahkeme koruma emirlerinin tebliğindeki gecikmeleri ve ihlallere karşı etkili tepki gösterilmemesini yaşam hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülükler yönünden değerlendirmiştir. ↑

  32. AYM, Z.G., B. No: 2020/13267, 16.11.2022; Sinan Aslan, B. No: 2022/50147, 11.07.2023; Hayriye Şen, B. No: 2021/16954, 18.12.2024. Bu kararlar özellikle tedbir kararlarına ilişkin itirazların esaslı iddiaları karşılayan gerekçeler içermesi gereğini ortaya koymaktadır. ↑

  33. 7406 sayılı Türk Ceza Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, RG 27.05.2022/31848, özellikle m. 1-9. ↑

  34. 7550 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, RG 04.06.2025/32920 (1. Mükerrer), özellikle TCK m. 86 ve m. 106’ya ilişkin değişiklikler. ↑

  35. AİHM, Opuz/Türkiye, B. No: 33401/02, 9.06.2009, kesinleşme 09.09.2009. Karar AİHS m. 2, 3 ve 14 bakımından temel içtihat niteliğindedir. ↑

  36. AİHM, M.G./Türkiye, B. No: 646/10, 22.03.2016; Halime Kılıç/Türkiye, B. No: 63034/11, 28.06.2016; Durmaz/Türkiye, B. No: 3621/07, 13.11.2014 (kesin: 13.02.2015). ↑

  37. AYM [GK], T.A., B. No: 2017/32972, 29.09.2021, RG 02.12.2021/31677, özellikle riskin öngörülebilirliği ve kamu makamlarının pratik tedbir yükümlülüğüne ilişkin değerlendirmeler. ↑

  38. AYM, Nuriye Ayhan Altıner, B. No: 2020/1327, 04.10.2023. ↑

  39. AYM, Hayriye Şen [1. B.], B. No: 2021/16954, 18.12.2024. Başvuru, 6284 sayılı Kanun uyarınca verilen koruma kararının uzatılması talebindeki esaslı iddiaların itiraz merciince karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlaline ilişkindir. ↑

  40. AYM’nin kadına yönelik şiddet alanındaki pozitif yükümlülük emsalleri: M.L. ve diğerleri, B. No: 2014/7469, 22.11.2017; A.Z.Ö., B. No: 2014/546, 19.12.2017; Ö.T., B. No: 2015/16029, 19.02.2019; K.Ş., B. No: 2016/14613, 17.07.2019; Nuriye Ayhan Altıner, B. No: 2020/1327, 04.10.2023. ↑

  41. Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele V. Ulusal Eylem Planı (2026-2030), dikey ve yatay eksenler: risk odaklı ve uzmanlaşmış müdahale; dijitalleşme ve yapay zekâ; bilimsel bilgi ekosistemi. ↑