AV. TANER ŞENTÜRK · TÜRK HUKUKU

Türk Medeni Kanunu 1-7. Maddelerin Kısa Şerhi

TÜRK MEDENÎ KANUNU’NUN BAŞLANGIÇ HÜKÜMLERİNE ŞERH (TMK m. 1-7)Hukukun Uygulanmasından İspata Uzanan Normatif OmurgaAv. Taner Şentürk30 Ağustos 2026ÖZTürk Medenî Kanunu’nun…

· 33 dakika okuma · Av. Taner Şentürk

TÜRK MEDENÎ KANUNU’NUN BAŞLANGIÇ HÜKÜMLERİNE ŞERH (TMK m. 1-7)

Hukukun Uygulanmasından İspata Uzanan Normatif Omurga

Av. Taner Şentürk

30 Ağustos 2026

ÖZ

Türk Medenî Kanunu’nun ilk yedi maddesi, görünüşte kısa ve soyut hükümlerden oluşmakla birlikte, özel hukukun yalnız başlangıcını değil, yorum ve uygulama yöntemini, hakların kullanım sınırını, iyiniyetin korunmasını, hâkimin takdir alanını, özel hukuk düzeninin bütünlüğünü ve ispat hukukunun temel risk dağılımını belirleyen bir normatif çekirdek meydana getirir. Bu çalışma, TMK m. 1-7’yi klasik bir ders kitabı sıralamasından farklı olarak, her madde metnini ayrı ayrı ortaya koyduktan sonra maddelerin sistematik işlevini, birbirleriyle ilişkisini, öğretideki temel ayrımları ve Yargıtay uygulamasındaki görünümünü şerh yöntemiyle incelemektedir. Çalışmada özellikle TMK m. 1 bakımından yorum, kanun boşluğu, örf ve âdet hukuku ve hâkimin hukuk yaratması; m. 2 bakımından dürüstlük kuralı ile hakkın kötüye kullanılması yasağı; m. 3 bakımından sübjektif iyiniyet, özen ölçütü ve ispat; m. 4 bakımından takdir yetkisi ile hakkaniyet; m. 5 bakımından Medenî Kanun ve Borçlar Kanununun genel nitelikli hükümlerinin özel hukuk alanındaki yayılma etkisi; m. 6 bakımından ispat yükünün maddi hukuk karakteri ve HMK m. 190 ile ilişkisi; m. 7 bakımından ise resmî sicil ve senetlerin ispat kuvveti ele alınmaktadır. Şerhin temel tezi, bu yedi hükmün birbirinden bağımsız genel ilkeler toplamı olmadığı; kanun hükmünün bulunmasından hakkın kullanılmasına, hukuki görünüşe güvenilmesinden yargısal takdire ve nihayet olgunun ispatına kadar özel hukuk karar verme sürecini ardışık biçimde düzenleyen bütüncül bir metodoloji kurduğudur.

Anahtar Kelimeler: Türk Medenî Kanunu, TMK m. 1-7, kanun boşluğu, dürüstlük kuralı, hakkın kötüye kullanılması, iyiniyet, hâkimin takdir yetkisi, ispat yükü, resmî sicil ve senetler.

I. GİRİŞ: YEDİ MADDEDE ÖZEL HUKUKUN YÖNTEMİ

Medenî Kanunun başlangıç hükümleri, maddi özel hukuk kurallarının uygulanmasından önce okunup sonra unutulacak bir “önsöz” değildir. Tam tersine, kanunda açık bir kural bulunduğunda onun nasıl anlaşılacağını, kural bulunmadığında hangi kaynağa başvurulacağını, hakkın hangi davranış standardı içinde kullanılacağını, kişinin hangi hukuki görünüşe güvenebileceğini, hâkimin ne zaman ve hangi sınırlar içinde takdir kullanacağını, genel hükümlerin özel hukuk alanına nasıl yayılacağını ve uyuşmazlık konusu vakıanın ispat edilememesi hâlinde riskin kimin üzerinde kalacağını belirler. Bu sebeple TMK m. 1-7, özel hukuk uyuşmazlığının başlangıcından hüküm anına kadar hâkimin ve tarafların önünde duran metodolojik bir yol haritasıdır.[1]

4721 sayılı Türk Medenî Kanunu hazırlanırken 743 sayılı Kanun’un başlangıç sistematiği esasen korunmuş; ancak terimler ve bazı hükümlerin kapsamı bilinçli biçimde yenilenmiştir. Kanunlaşma gerekçesinde birinci maddenin kenar başlığının “Hukukun uygulanması ve kaynakları” hâline getirildiği, ikinci ve üçüncü maddelerdeki eski “hüsnüniyet” terminolojisinin objektif dürüstlük ile sübjektif iyiniyet ayrımını görünür kılacak biçimde ayrıştırıldığı, dördüncü maddede “hak ve nısfet” yerine “hukuka ve hakkaniyete” denildiği ve beşinci maddenin “tüm özel hukuk ilişkilerine” uzanacak biçimde genişletildiği açıkça belirtilmiştir. Bu değişiklikler salt dil sadeleştirmesi değildir; başlangıç hükümlerinin kavramsal haritasını daha belirgin hâle getiren sistematik tercihlerdir.[2]

Bu şerhte maddeler tek tek incelenmekle birlikte aralarındaki bağ sürekli gözetilecektir. Çünkü aynı uyuşmazlıkta m. 1 ile m. 4, m. 2 ile m. 3 veya m. 6 ile m. 7 kolaylıkla birbirine karıştırılabilmektedir. Örneğin hâkimin kanun boşluğunu doldurması m. 4 anlamında salt bir hakkaniyet takdiri değildir; objektif iyiniyet m. 2’deki dürüstlük kuralıyla aynı kavram değildir; resmî senedin ispat gücü de ispat yükünün kime ait olduğunu tek başına belirlemez. Başlangıç hükümlerinin doğru uygulanabilmesi, bu sınırların dikkatle çizilmesine bağlıdır.[3]

II. TMK m. 1 - HUKUKUN UYGULANMASI VE KAYNAKLARI

MADDE METNİ

Kanun, sözüyle ve özüyle değindiği bütün konularda uygulanır.

Kanunda uygulanabilir bir hüküm yoksa, hâkim, örf ve âdet hukukuna göre, bu da yoksa kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir kural koyacak idiyse ona göre karar verir.

Hâkim, karar verirken bilimsel görüşlerden ve yargı kararlarından yararlanır.

ŞERH

1. Maddenin İşlevi: “Kuralı Bulmak”tan Önce “Kuralı Anlamak”

TMK m. 1’in ilk cümlesi, kanunun yalnız kelimelerden ibaret olmadığını kabul eder. “Sözüyle ve özüyle” formülü, yorum faaliyetinin lafız ile amaç, sistematik bağlam, tarihsel arka plan ve hukuk düzeninin bütünü arasında yürütülmesini gerektirir. Bu nedenle lafız yorumun başlangıç noktasıdır; fakat her durumda bitiş noktası değildir. Bununla birlikte “öz” kavramı, hâkime kanun metninden bağımsız, kişisel adalet anlayışına göre yeni bir norm yaratma yetkisi de vermez. Yorum, normun mümkün anlam alanı içinde ve hukuk düzeninin bütünlüğünü gözeterek yapılır.[4]

Kanun hükmünün anlamı belirlenirken kenar başlığı, maddenin bulunduğu bölüm, aynı kurumun diğer hükümleri, kanunun genel amacı ve Anayasa ile uyumlu yorum ilkesi birlikte dikkate alınmalıdır. Özellikle temel haklara temas eden özel hukuk uyuşmazlıklarında, normun birden fazla makul yoruma elverişli olması hâlinde temel haklarla en uyumlu yorumun tercih edilmesi gerekir. Ancak yorum yoluyla açıkça öngörülmüş bir kanun şartının ortadan kaldırılması veya yeni bir hak düşürücü süre yaratılması, yorumun sınırlarını aşar.

2. Kanun Boşluğu: Suskunluğun Her Türü Boşluk Değildir

İkinci fıkra, “kanunda uygulanabilir bir hüküm yoksa” hâkimin izleyeceği sırayı gösterir. Buradaki yokluk, kanun koyucunun bilinçli olarak düzenleme dışı bıraktığı her alanı değil, hukuk düzeninin çözülmesini gerekli gördüğü bir meselede uygulanabilir kuralın bulunmamasını ifade eder. Bu nedenle kanunun susması ile kanun boşluğu aynı şey değildir. Kanun koyucunun bilerek olumsuz çözüm benimsediği bir durumda, hâkimin “boşluk var” diyerek sonucu tersine çevirmesi mümkün değildir.

Öğretide açık boşluk, örtülü boşluk, kural içi boşluk ve kural dışı boşluk gibi ayrımlar yapılmaktadır. Özellikle örtülü boşluk, metin görünüşte olayı kapsamasına rağmen hükmün amacı ve sistematiği bakımından istisna getirilmesinin zorunlu olduğu hâllerde gündeme gelir. Böyle bir durumda amaca uygun sınırlama yöntemi kullanılabilir. İfa engelleri hukukunda amacın boşa çıkmasına ilişkin tartışmalar, örtülü boşluk ile hâkimin hukuk yaratmasının güncel örneklerinden biridir.[5]

Kural içi boşluk ile m. 4’teki takdir yetkisi arasındaki ilişki ayrıca önemlidir. Kanun “uygun tazminat”, “haklı sebep”, “durumun gerekleri” gibi açık uçlu ölçütler kullanmışsa çoğu kez norm yokluğu değil, normun somutlaştırılması söz konusudur. Bu durumda hâkim yeni bir genel kural yaratmaz; kanunun verdiği değerlendirme alanını m. 4 uyarınca hukuka ve hakkaniyete göre doldurur.

3. Örf ve Âdet Hukuku: Teamül ile Hukuk Kuralı Arasındaki Sınır

Kanun boşluğu tespit edildiğinde hâkim doğrudan hukuk yaratmaya geçmez; önce örf ve âdet hukukunu araştırır. Bir davranışın belirli çevrede uzun süredir tekrarlanması tek başına hukukî örf ve âdet oluşturmaz. Süreklilik ve genel uygulamanın yanında, o davranışın hukukça bağlayıcı olduğuna ilişkin ortak kanaatin de bulunması gerekir. Salt nezaket, meslek alışkanlığı, yöresel pratik veya ticari teamül, bu bağlayıcılık bilinci olmaksızın TMK m. 1 anlamında örf ve âdet hukuku seviyesine yükselmez.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, ziynet eşyalarına ilişkin uyuşmazlıkta örf ve âdet iddiasının soyut biçimde ileri sürülmesini yeterli görmeyerek, yerel bir örf ve âdetin varlığının hukuken belirlenmesi ve gerektiğinde ispatlanması gerektiğini vurgulamıştır. Bu yaklaşım önemlidir: örf ve âdet hukuku, mahkemenin kişisel toplumsal gözlemlerinin adı değil; objektifleştirilebilir bir hukuk kaynağıdır.[6]

4. Hâkimin Hukuk Yaratması: Somut Uyuşmazlığı Aşan Normatif Faaliyet

Kanunda ve örf ve âdet hukukunda uygulanabilir kural bulunmazsa hâkim, “kanun koyucu olsaydı” nasıl bir kural koyacak idiyse ona göre karar verir. Bu ifade, hâkimin uyuşmazlığı salt vicdani kanaat veya olay adaletiyle çözmesini değil; benzer olaylarda da uygulanabilecek, hukuk düzeninin ilkeleriyle uyumlu, genellenebilir bir kural kurmasını ister. Hâkim burada fiilen norm üretir; fakat bu faaliyet Anayasa, emredici hükümler, temel ilkeler ve mevcut hukuk sistematiğiyle sınırlıdır.

Bu yönüyle m. 1’de hukuk yaratma ile m. 4’te takdir kullanma ayrılmalıdır. M. 1’de bir norm eksikliği vardır ve hâkim boşluğu normatif bir kural kurarak doldurur. M. 4’te ise norm mevcuttur; fakat kanun, somut olayın özelliklerinin değerlendirilmesini hâkime bırakmıştır. Bu ayrım teorik görünse de kanun yolu denetiminin yoğunluğu ve karar gerekçesinin kurulması bakımından belirleyicidir.

5. Bilimsel Görüşler ve Yargı Kararları: Kaynak Değil, Yönlendirici Otorite

Üçüncü fıkra, hâkimin bilimsel görüşlerden ve yargı kararlarından yararlanacağını söyler. Bunun sonucu, öğretinin veya her Yargıtay kararının kanunla aynı düzeyde bağlayıcı bir kaynak hâline gelmesi değildir. Bilimsel görüşler normun anlamını, tarihini ve sistematik sonuçlarını görünür kılan güçlü yardımcı kaynaklardır. Yerleşik içtihat ise hukuki güvenlik, eşitlik ve öngörülebilirlik bakımından özel ağırlık taşır. Buna karşılık olağan daire kararından ayrılmak mümkündür; ayrılmanın gerekçeli ve hukuken savunulabilir olması gerekir.

İçtihadı birleştirme kararları ise özel kanuni düzenleme gereğince benzer hukuki konularda Yargıtay genel kurullarını, dairelerini ve adliye mahkemelerini bağlar. Bu nedenle m. 1/3’teki “yararlanma” ifadesi ile başka bir normdan doğan bağlayıcılık birbirine karıştırılmamalıdır.[7]

6. Kanaatimiz: TMK m. 1 İçin Dört Aşamalı Uygulama Testi

Kanaatimizce TMK m. 1’in uygulamada daha tutarlı kullanılabilmesi için dört aşamalı bir test benimsenebilir: İlk olarak somut olaya temas eden yazılı norm belirlenmeli ve sözü-özü birlikte yorumlanmalıdır. İkinci olarak çözülemeyen alanın gerçek bir kanun boşluğu mu, yoksa bilinçli susma veya takdir alanı mı olduğu ortaya konulmalıdır. Üçüncü olarak varsa örf ve âdet hukuku araştırılmalıdır. Dördüncü olarak ancak önceki aşamalar sonuç vermiyorsa, hâkim benzer olaylara genellenebilir bir kural kurmalı ve bu kuralın hukuk sistemindeki dayanaklarını açıkça göstermelidir. Bu yöntem, “hakkaniyet” adı altında serbest karar verilmesini de, lafzın hukukun bütün amacını felç edecek biçimde mutlaklaştırılmasını da önler.

III. TMK m. 2 - DÜRÜST DAVRANMA VE HAKKIN KÖTÜYE KULLANILMASI YASAĞI

MADDE METNİ

Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır.

Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.

ŞERH

1. Objektif Dürüstlük Kuralı

TMK m. 2/1, kişinin gerçekten iyi niyetli olup olmadığını, iç dünyasında ne düşündüğünü veya karşı tarafa zarar verme kastı taşıyıp taşımadığını esas alan bir kural değildir. Ölçüt objektiftir: belirli şartlar içinde dürüst, makul ve güvenilir bir hukuk süjesinden beklenen davranışın ne olduğu araştırılır. Bu nedenle dürüstlük kuralı, hak sahibinin psikolojisinden çok hukuki ilişkinin objektif güven düzenine yöneliktir.[8]

Kuralın alanı kanun metnindeki “hakların kullanılması” ve “borçların yerine getirilmesi” ile sınırlı okunmamalıdır. Sözleşmenin kurulması, yorumlanması ve tamamlanması; yan yükümlülüklerin belirlenmesi; bildirimlerin yapılması; sürelerin işletilmesi; usul haklarının kullanılması ve uzun süreli borç ilişkilerinde davranış yükümlülüklerinin somutlaştırılması gibi pek çok alanda TMK m. 2 işlev görür. HMK m. 29’daki dürüst davranma ve doğruyu söyleme yükümlülüğü de bu ilkenin medeni usul hukukundaki görünümüdür.[9]

2. Hakkın Kötüye Kullanılması: Hakkın Varlığı ile Korunması Arasındaki Ayrım

Maddenin ikinci fıkrası dikkat çekici bir teknik kullanır: kötüye kullanılan hakkın yok olduğunu değil, hukuk düzenince korunmayacağını söyler. Böylece tartışma, çoğu durumda hakkın soyut olarak varlığından ziyade belirli bir kullanım biçiminin hukuki sonuç doğurup doğurmayacağına yönelir. Bu yapı, hakkın sınırlandırılmasını istisnai ve somut olaya bağlı tutar.

Hakkın kötüye kullanılmasının kapalı bir katalog hâlinde sayılması mümkün değildir. Hakkın yalnız başkasına zarar verme amacıyla kullanılması, hak sahibinin meşru menfaatinin bulunmaması, elde edilecek yararla karşı tarafa verilecek zarar arasında ağır oransızlık bulunması, önceki davranışla yaratılan güvene aykırı çelişkili davranışta bulunulması (venire contra factum proprium), kendi kusurlu davranışıyla oluşturduğu duruma dayanarak avantaj sağlanması veya şekil kuralına istisnai şartlarda dürüstlükle bağdaşmayacak biçimde dayanılması, öğretide ve içtihatta öne çıkan görünüm biçimleridir.[10]

3. “Açıkça” Kötüye Kullanma ve İstisnailik

Kanunun “açıkça” sözcüğünü kullanması önemlidir. TMK m. 2/2, hâkimin beğenmediği her hak kullanımını düzeltmesine izin veren genel bir hakkaniyet kapısı değildir. Hakkın kanuni amacından, yarattığı güven ilişkilerinden veya makul kullanım sınırlarından belirgin bir sapma bulunmalıdır. Aksi yaklaşım, emredici kanun hükümlerini dürüstlük kuralı üzerinden etkisizleştirme tehlikesi doğurur.

Bu nedenle dürüstlük kuralının düzeltici işlevi güçlü olmakla birlikte tali ve istisnai kullanılmalıdır. Açık bir kanun hükmünün sonucunu yalnız “hakkaniyetsiz” bulunduğu için bertaraf etmek m. 2’nin görevi değildir. Buna karşılık kanunun şeklen tanıdığı yetkiye dayanılması, somut olayda hukuk düzeninin güven ve sadakat beklentileriyle ağır biçimde çelişiyorsa m. 2/2 korumayı engelleyebilir.

4. Şekle Aykırılık ve 30.09.1988 Tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı

Hakkın kötüye kullanılmasının en öğretici örneklerinden biri, taşınmaz devrine ilişkin şekle aykırı sözleşmelerde ortaya çıkmıştır. Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu 30.09.1988 tarihli E.1987/2, K.1988/2 sayılı kararında, kural olarak şekle aykırı taşınmaz satışına dayanılarak cebri tescil istenemeyeceğini kabul etmiş; ancak alıcının borçlarını tamamen yerine getirdiği, satıcının bağımsız bölümü teslim ederek alıcının malik gibi kullanmasına göz yumduğu ve daha sonra şekil eksikliğine dayanmasının somut olayda dürüstlükle bağdaşmadığı istisnai hâllerde TMK m. 2’nin düzeltici işlevini tanımıştır.[11]

Kararın önemi, şekil kurallarını anlamsızlaştırması değil, kanuni şekle dayanma hakkının da m. 2 denetiminden tümüyle bağışık olmadığını göstermesidir. Sonraki Yargıtay kararları da bu istisnanın koşullarını dar yorumlamakta; salt ifa veya uzun süre geçmesini tek başına yeterli saymamaktadır.

5. Resen Dikkate Alınma ve Usul Hukukundaki Etki

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, hakkın kötüye kullanılması yasağını “def’i” niteliğinde, ancak ileri sürülürse dikkate alınabilecek bir savunma olarak değil; dosyadan anlaşıldığı ölçüde hâkimin resen gözetmesi gereken bir itiraz niteliğinde değerlendirmektedir. 13.12.2017 tarihli E.2017/789, K.2017/1712 sayılı karar, mülkiyet hakkının dahi dürüstlük kuralına aykırı biçimde kullanılamayacağını vurgulayarak bu yaklaşımı somutlaştırmıştır.[12]

Bununla birlikte resen gözetme, hâkimin tarafların ileri sürmediği vakıaları kendiliğinden yaratması anlamına gelmez. Taraflarca getirilme ilkesinin uygulandığı davalarda hâkim, dosyaya usulüne uygun biçimde giren vakıalardan hukuki sonucu çıkarır. Dolayısıyla TMK m. 2’nin resen uygulanması ile vakıa getirme yükünün birbirinden ayrılması gerekir.

Bu çizginin güncel bir görünümü Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 21.05.2025 tarihli E. 2024/225, K. 2025/333 sayılı kararında görülmektedir. Kurul, müşterek hesaptaki hacizli tutarın diğer hesap sahibinin şahsi hesabına aktarılması olgusunda somut davranışın açık kötüniyet oluşturduğunu ve kötüniyetin hukuk düzenince korunamayacağını kabul etmiştir. Karar, TMK m. 2 ile m. 3’ün aynı uyuşmazlıkta birbirini tamamlayacak biçimde uygulanabileceğini; dürüstlük ve hakkın kötüye kullanılması denetimi ile sübjektif iyiniyet incelemesinin kavramsal olarak ayrı tutulması gerektiğini göstermesi bakımından önemlidir.[13]

6. Kanaatimiz: Dürüstlük Kuralı “Serbest Adalet” Değil, Güven Normudur

Kanaatimizce TMK m. 2’nin en sağlıklı yorumu, onu belirsiz bir “adil sonuç üretme” aracı değil, özel hukuk ilişkilerinde güvenin korunmasını sağlayan objektif davranış standardı olarak görmektir. Böyle okunduğunda madde, hem aşırı genişlemeye karşı sınırlandırılmış olur hem de sözleşme, mülkiyet, şirketler ve usul hukuku gibi farklı alanlarda ortak bir mantıkla uygulanabilir. Hâkimin gerekçesi “bu sonuç hakkaniyetsizdir” düzeyinde kalmamalı; hangi güvenin yaratıldığı, hangi davranış beklentisinin ihlal edildiği ve hakkın hangi nedenle koruma sınırının dışına çıktığı gösterilmelidir.

IV. TMK m. 3 - İYİNİYET

MADDE METNİ

Kanunun iyiniyete hukukî bir sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyiniyetin varlığıdır.

Ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyiniyet iddiasında bulunamaz.

ŞERH

1. Sübjektif İyiniyet ve TMK m. 2’den Ayrılması

TMK m. 3’teki iyiniyet, m. 2’deki objektif dürüstlükten farklıdır. Burada mesele kişinin nasıl davranması gerektiği değil; hukuki bir hakkın kazanılmasını veya korunmasını engelleyen bir olguyu bilip bilmediği ya da gerekli özeni gösterseydi bilmesi gerekip gerekmediğidir. Bu nedenle iyiniyet, tipik olarak hukuki görünüşe güvenin korunması bağlamında önem taşır.[14]

İyiniyet kendi başına hak doğuran genel bir kaynak değildir. Maddenin ilk cümlesi özellikle “kanunun iyiniyete hukukî bir sonuç bağladığı durumlarda” der. Dolayısıyla önce iyiniyeti koruyan özel hüküm bulunmalıdır. Tapu siciline güvenle aynî hak kazanılmasını koruyan TMK m. 1023 veya emin sıfatıyla zilyetten taşınır kazanımına ilişkin kurallar bunun tipik örnekleridir. Özel hüküm yoksa yalnız “iyiniyetli olmak” kişiye hukuk düzeninin tanımadığı bir hakkı kazandırmaz.

2. İyiniyet Karinesi ve Özen Yükümlülüğü

Birinci fıkra, iyiniyetin varlığını asıl kabul ederek bir karine kurar. İyiniyetli olmadığını ileri süren taraf kural olarak bu iddiasını ispatlamalıdır. Ancak ikinci fıkra, karinenin sınırsız olmadığını gösterir: durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kişi, gerçekte ilgili eksikliği bilmediğini söylese dahi iyiniyet korumasından yararlanamaz. Böylece sübjektif bir bilgisizlik hâli, objektif bir özen denetimiyle tamamlanır.

Beklenen özen somutlaştırılırken işlemin niteliği, tarafların sıfatı, mesleki bilgi düzeyi, bedelin olağan rayice göre durumu, devirlerin sıklığı ve zamanlaması, taraflar arasındaki yakınlık, taşınmazın fiilî kullanımı, kayıt ve şerhler gibi uyarıcı olgular değerlendirilebilir. Ancak bu unsurlar otomatik kötüniyet karinesi değildir; birbirleriyle bağlantılı olarak somut olayda değerlendirilmelidir.

3. İyiniyetin Arandığı Kişi ve Zaman

İyiniyet incelemesi soyut biçimde “taraf iyiniyetli miydi?” sorusuyla yapılamaz. Önce hangi özel hükmün iyiniyete sonuç bağladığı belirlenmeli; ardından iyiniyetin kimde ve hangi anda bulunması gerektiği saptanmalıdır. Ayni hak kazanımında çoğu kez iktisap anı belirleyicidir. Temsil, tüzel kişi organları veya birden fazla kişinin birlikte hak kazandığı hâllerde, bilginin kime isnat edileceği ayrıca değerlendirilmelidir.

Bu zaman ve kişi boyutu, iyiniyetin ahlaki bir sıfat değil, belirli bir hukukî sonuca bağlanan teknik kurum olduğunu gösterir. Kişi işlemden sonra gerçeği öğrenmişse, kural olarak önceki kazanım anındaki iyiniyet bundan etkilenmeyebilir; fakat özel düzenleme veya devam eden bir koruma ilişkisi farklı sonuç öngörebilir.

4. Tapu Siciline Güven ve Güncel İçtihat

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 22.05.2024 tarihli E.2023/388, K.2024/270 sayılı kararı, iyiniyetin tapu siciline güven bağlamındaki güncel ölçütlerini ayrıntılı biçimde açıklamıştır. Kararda, üçüncü kişinin yolsuzluğu bilip bilmediğinin yanında, normal ve makul bir kişinin göstereceği dikkati gösterseydi uyuşmazlığı bilmesinin gerekip gerekmediğinin de araştırılması gerektiği vurgulanmıştır.[15]

Daha da önemlisi, Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 16.05.2025 tarihli E.2024/1, K.2025/2 sayılı kararı, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin geçersizliği veya geriye etkili sona ermesi bağlamında yükleniciden aynî hak kazanan üçüncü kişilerin iyiniyet iddialarının kategorik biçimde dışlanamayacağını kabul etmiştir. İyiniyetli üçüncü kişinin kazanımı korunabilecek; buna karşılık iyiniyetin bulunmadığı somut olayda taşınmaz arsa sahibine dönebilecektir. Bu karar, TMK m. 3 karinesinin ve tapuya güven ilkesinin soyut kategorilerle bertaraf edilemeyeceğini güncel ve bağlayıcı içtihat düzeyinde göstermektedir.[16]

5. İspat Yükü ile Fiilî Karineler Arasındaki İlişki

İyiniyetin asıl olması, kötüniyetin ancak doğrudan itiraf veya yazılı belgeyle ispatlanabileceği anlamına gelmez. Hayatın olağan akışı, olağandışı düşük bedel, çok kısa süreli zincir devirler, taraflar arasındaki yakın ilişki veya taşınmaz üzerindeki açık fiilî durum gibi olgulardan fiilî karineler çıkarılabilir. Burada ispat yükü kuralı ile delillerin değerlendirilmesi birbirine karıştırılmamalıdır. İspat yükü, belirsizlik sonunda riskin kime ait olduğunu belirler; fiilî karine ise mevcut delillerden sonuca ulaşmanın yöntemidir.

Nitekim 05.02.2025 tarihli Yargıtay HGK E.2024/182, K.2025/8 sayılı karar da tapu siciline güven ve üçüncü kişinin iyiniyeti bağlamında bu incelemenin somut olayın bütün belirtileri üzerinden yürütülmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.[17]

6. Kanaatimiz: İyiniyet Karinesi “Araştırmama Hakkı” Değildir

Kanaatimizce TMK m. 3’ün en önemli sınırı ikinci fıkradır. İyiniyet karinesi, kişiye şüphe uyandıran olguları bilinçli biçimde görmezden gelme hakkı vermez. Bununla birlikte özen ölçütünün aşırı genişletilmesi de tapu sicili gibi kamusal güven kurumlarının işlevini aşındırır. Bu nedenle doğru denge, her işlemde sınırsız araştırma yükü yaratmak değil; somut olayda makul kişiyi kuşkuya sevk edecek objektif işaretler varsa bunların gerektirdiği ölçülü araştırmayı aramaktır.

V. TMK m. 4 - HÂKİMİN TAKDİR YETKİSİ

MADDE METNİ

Kanunun takdir yetkisi tanıdığı veya durumun gereklerini ya da haklı sebepleri göz önünde tutmayı emrettiği konularda hâkim, hukuka ve hakkaniyete göre karar verir.

ŞERH

1. Takdir Yetkisi Ne Zaman Vardır?

TMK m. 4, hâkime bütün özel hukuk uyuşmazlıklarında genel bir takdir yetkisi vermez. Takdir alanının kaynağı yine kanundur. Kanun açıkça takdir yetkisi tanıdığında veya “durumun gerekleri”, “haklı sebep”, “uygun miktar”, “önemli sebep” gibi değerlendirme kavramları kullandığında m. 4 devreye girer. Bu nedenle takdir yetkisi, kanuna alternatif bir karar verme biçimi değil; kanunun bilinçli olarak bıraktığı değerlendirme alanının yöntemidir.[18]

Bu nokta m. 1 ile ayrımın temelidir. M. 1’de gerçek bir düzenleme boşluğu varsa hâkim hukuk yaratır. M. 4’te ise düzenleme vardır; ancak kanun, somut olayın değişken özelliklerinin tek tek önceden sayılmasının mümkün veya isabetli olmadığını kabul ederek değerlendirmeyi hâkime bırakmıştır.

2. “Hukuka ve Hakkaniyete Göre” Karar Vermenin İçeriği

Hakkaniyet, kişisel merhamet veya sezgi değildir. Maddenin “hukuka ve hakkaniyete göre” demesi, hakkaniyetin hukuk düzeninin dışındaki bir ölçü olarak değil, hukukun içinde ve hukuki ilkelerle birlikte kullanılmasını emreder. Eşitlik, ölçülülük, menfaatlerin dengelenmesi, tarafların kusuru, hukuki ilişkinin amacı, güvenin korunması ve temel haklar somutlaştırmada rol oynayabilir.

Takdir kararının gerekçesi denetlenebilir olmalıdır. “Hakkaniyet gereği” biçimindeki tek cümle, takdir yetkisinin hukuka uygun kullanıldığını göstermek için çoğu kez yetersizdir. Hangi olguların hangi ağırlıkla dikkate alındığı ve seçilen sonucun neden benzer alternatiflere göre daha uygun olduğu ortaya konulmalıdır. Böylece takdir, keyfilikten ayrılır ve kanun yolu denetimine elverişli hâle gelir.

3. Yargıtay Uygulaması: Tazminat Miktarında Hakkaniyet

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 14.02.2018 tarihli E.2017/1576, K.2018/207 sayılı kararı, boşanmanın fer’î sonuçlarından maddi tazminatın belirlenmesinde tarafların sosyal ve ekonomik durumları, kusur dereceleri, paranın alım gücü ve ihlal edilen menfaatlerin kapsamının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini; miktarın TMK m. 4 ve ilgili tazminat hükümleri çerçevesinde uygunlaştırılacağını kabul etmiştir.[19]

Karar, m. 4’ün uygulamadaki niteliğini iyi gösterir: hâkim matematiksel bir formül uygulamaz; fakat serbestçe de rakam seçmez. Dosyadaki verilerden hareketle açıklanabilir, ölçülü ve benzer olaylarla uyumlu bir sonuca ulaşması gerekir.

4. Haklı Sebep Kavramlarının Somutlaştırılması

Özel hukuk mevzuatında “haklı sebep” çok farklı kurumlarda karşımıza çıkar. Bu kavramların ortak çekirdeği bulunsa da her kurumda aynı olayların otomatik olarak haklı sebep sayılması mümkün değildir. Şirketin haklı sebeple feshi ile aile hukukundaki haklı sebep veya sürekli borç ilişkisindeki önemli sebep, ilgili kurumun amacı ve menfaat yapısı içinde değerlendirilir. Öğretide anonim şirketin haklı sebeple feshinde şahsi unsurların dahi somut şirket yapısına göre dikkate alınabileceği, hâkimin bu değerlendirmeyi TMK m. 4 çerçevesinde yapması gerektiği gösterilmiştir.[20]

5. Kanaatimiz: Takdir Yetkisinin Üç Sınırı

Kanaatimizce m. 4 kapsamındaki yargısal takdir üç sınırla birlikte düşünülmelidir. Birincisi normatif sınırdır: hâkim, takdir yetkisini özel hükmün amacı dışında kullanamaz. İkincisi olgusal sınırdır: takdir, dosyada usulüne uygun biçimde ortaya konmuş ve ispatlanmış olgulara dayanmalıdır. Üçüncüsü gerekçelendirme sınırıdır: seçilen sonucun hukuka ve hakkaniyete neden uygun olduğu açıklanmalıdır. Bu üçlü sınır, takdir yetkisini yargısal keyfilikten ayıran temel güvencedir.

VI. TMK m. 5 - GENEL NİTELİKLİ HÜKÜMLER

MADDE METNİ

Bu Kanun ve Borçlar Kanununun genel nitelikli hükümleri, uygun düştüğü ölçüde tüm özel hukuk ilişkilerine uygulanır.

ŞERH

1. Özel Hukukun Bütünlüğü İlkesi

TMK m. 5, Medenî Kanun ile Borçlar Kanununun genel nitelikli hükümlerini kendi kitap veya sözleşme tiplerinin sınırları içine kapatmayan bir “köprü norm”dur. Kanunlaşma gerekçesinde de 743 sayılı Kanuna göre ifade genişletilerek genel hükümlerin uygun düştüğü ölçüde “tüm özel hukuk ilişkilerine” uygulanmasının amaçlandığı açıkça belirtilmiştir. Böylece kişiler hukuku, aile hukuku, miras, eşya, borçlar ve ticaret hukuku arasında yöntemsel bütünlük güçlendirilmiştir.[21]

Maddenin önemi özellikle özel kanunlarda veya Medenî Kanunun özel bölümlerinde açık düzenleme bulunmayan hususlarda ortaya çıkar. Zamanaşımı, temsil, irade bozuklukları, ifa, temerrüt, sorumluluk, sebepsiz zenginleşme veya sözleşmenin yorumuna ilişkin genel kurallar, niteliği elverdiği ölçüde başka özel hukuk ilişkilerinde de doğrudan veya kıyasen işlev görebilir.

2. “Uygun Düştüğü Ölçüde” Kaydı: Otomatik Aktarmanın Sınırı

M. 5’in anahtar ifadesi “uygun düştüğü ölçüde”dir. Genel hüküm, başka bir özel hukuk ilişkisine sırf “genel” olduğu için mekanik biçimde taşınamaz. Önce ilgili özel düzenlemenin amacı, yapısı ve risk dağılımı incelenmelidir. Özel hüküm meseleyi bilinçli ve farklı biçimde çözmüşse genel hükümle bu tercih etkisizleştirilemez. Genel hüküm ancak normatif uyumluluk bulunduğunda tamamlayıcı rol oynar.

Bu nedenle m. 5, “özel hüküm her zaman genel hükmü dışlar” gibi kaba bir sloganın da, “Borçlar Kanununun genel hükümleri her yere aynen uygulanır” düşüncesinin de ötesinde esnek bir uyum testidir. Doğru soru, genel hükmün ilgili kurumun yapısıyla bağdaşıp bağdaşmadığı ve özel düzenlemenin koruduğu menfaat dengesini bozup bozmadığıdır.

3. Uygulama Örneği: Zamanaşımının Tamamlayıcı İşlevi

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 19.01.2009 tarihli E.2007/15699, K.2009/421 sayılı kararında, dönemin uyuşmazlığı bakımından Medenî Kanunda katkı alacağına ilişkin özel zamanaşımı hükmü bulunmaması karşısında Borçlar Kanununun genel zamanaşımı kuralına başvurulmuştur. Bu tür örnekler m. 5’in pratik işlevini gösterir: düzenleme boşluğu, özel hukuk sisteminin başka bir bölümündeki genel hükümle bütünlük içinde tamamlanır.[22]

Benzer biçimde özel kanunla düzenlenen bir sözleşme ilişkisinde de önce özel kanuna, boşluk varsa sözleşme tipine özgü hükümlere ve nihayet uygun düştüğü ölçüde genel hükümlere başvurulması mümkündür. Ancak bu sıralama soyut bir hiyerarşi değil, normların kapsam ve amaçlarının birlikte yorumlanmasıdır.

4. Kamu Hukukuna Taşınmanın Sınırı

Maddenin açık lafzı “tüm özel hukuk ilişkileri”dir. Bu nedenle m. 5, Borçlar Kanunu hükümlerinin kamu hukuku uyuşmazlıklarına kendiliğinden uygulanmasını sağlayan genel bir geçiş kapısı değildir. Kamu hukukunda özel hukuk ilkelerinden yararlanılması mümkün olsa bile bunun dayanağı ve yöntemi ilgili kamu hukuku normları içinde ayrıca gösterilmelidir. M. 5’in özel hukuk bütünlüğü amacı, onu kamu hukukuna sınırsız aktarma aracına dönüştürmeye elverişli değildir.

5. Kanaatimiz: M. 5 Bir “Uyumluluk Filtresi”dir

Kanaatimizce TMK m. 5’i en isabetli biçimde bir uyumluluk filtresi olarak anlamak gerekir. Hâkim önce taşınmak istenen hükmün gerçekten “genel nitelikli” olup olmadığını, sonra hedef hukuk ilişkisinde özel bir düzenleme bulunup bulunmadığını ve son olarak genel hükmün hedef kurumun yapısıyla bağdaşıp bağdaşmadığını incelemelidir. Bu üç aşama tamamlanmadan yapılan mekanik kıyas, özel hukuk bütünlüğü sağlamaktan çok kurumların sınırlarını belirsizleştirebilir.

VII. TMK m. 6 - İSPAT YÜKÜ

MADDE METNİ

Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.

ŞERH

1. Maddi Hukuk Kuralı Olarak İspat Yükü

TMK m. 6, ispat hukukunun en temel kurallarından birini Medenî Kanunun başlangıç hükümleri arasına yerleştirir. İspat yükü, yalnız delillerin nasıl sunulacağına ilişkin usulî bir teknik değildir; uyuşmazlık konusu vakıa tüm yargılama sonunda belirsiz kalırsa bu belirsizliğin olumsuz sonucuna hangi tarafın katlanacağını belirleyen risk kuralıdır. Bu yönüyle maddi hukukla güçlü bir bağ taşır.[23]

6100 sayılı HMK m. 190/1, aynı ilkeyi daha teknik biçimde “iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran taraf” formülüyle ifade eder. İki düzenleme arasında çatışma değil tamamlayıcılık vardır. TMK m. 6 genel özel hukuk ilkesini, HMK m. 190 ise yargılama içindeki uygulama biçimini görünür kılar.

2. İspat Yükü, İddia Yükü ve Delil İkame Yükü Birbirinden Farklıdır

Bir tarafın belirli bir vakıayı ileri sürmek zorunda olması, o vakıanın ispat yükünü mutlaka taşıdığı anlamına gelmeyebilir. Aynı şekilde bir delili fiilen sunma imkânının belirli tarafta bulunması ile ispat yükünün normatif olarak o tarafa ait olması da farklı meselelerdir. İspat yükü, deliller değerlendirilip hâkim vakıanın gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda kanaate ulaşamadığında sonuç doğurur. Vakıa ispatlanmışsa artık teorik olarak ispat yükünün kimde olduğu hükmün sonucunu belirlemez.

Bu ayrım, uygulamada sık rastlanan “davacı her şeyi ispatlar” veya “menfi vakıa ispatlanamaz” genellemelerinin neden hatalı olduğunu da gösterir. İspat yükü, taraf sıfatına veya vakıanın olumlu/olumsuz dilbilgisel biçimine göre değil, uygulanacak maddi hukuk normunun koşul vakıalarına göre dağıtılır.

3. Kanuni Karineler ve İspat Yükünün Değişmesi

TMK m. 6 baştan itibaren “kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça” kaydını taşır. Özel kanun hükmü ispat yükünü farklı dağıtabilir veya bir karine kurabilir. HMK m. 190/2’ye göre kanuni karineye dayanan taraf, karinenin temelini oluşturan vakıayı ispat etmekle yetinir; aksi ispat edilebilir karinelerde karşı taraf karinenin tersini kanıtlamaya çalışır. TMK m. 3’teki iyiniyet karinesi bunun tipik örneklerinden biridir.

Yargıtay HGK’nın 14.02.2019 tarihli E.2017/1286, K.2019/142 sayılı kararı, ispat yükünün kanuni düzenleme ve karineler ışığında belirlenmesi gerektiğini; salt vakıanın “olumsuz” ifade edilmesinin ispat yükünü kendiliğinden karşı tarafa geçirmediğini göstermesi bakımından önemlidir.[24]

4. Menfi Vakıalar ve İspat Güçlüğü

“Olumsuz olgu ispatlanamaz” sözü mutlak bir hukuk kuralı değildir. Bir kimse belirli bir zamanda belirli yerde bulunmadığını, bir ödemenin yapılmadığını veya ortak hayatın yeniden kurulmadığını farklı deliller ve hayat tecrübeleriyle ispatlayabilir. Bununla birlikte menfi vakıanın ispatı pratik olarak daha güç olabilir. Bu güçlük, somut olayda fiilî karinelerin, karşı delil yükünün veya delile erişim imkânlarının değerlendirilmesini etkileyebilir; fakat kanuni dayanak olmadan ispat yükünün otomatik ters çevrilmesi sonucunu doğurmamalıdır.

Özellikle bilgi ve belgelerin tek tarafın hâkimiyet alanında bulunduğu ilişkilerde ispat güçlüğünün dürüstlük kuralı, belge ibrazı yükümlülükleri ve usul hukukunun delil araçlarıyla dengelenmesi gerekir. Modern ispat hukuku, normatif ispat yükü ile somut delile erişim sorununu birbirine karıştırmadan çözüm üretmelidir.

5. Yargıtay Uygulaması ve Güncel Formül

Yargıtay HGK’nın 2021/726 sayılı kararında TMK m. 6 ile HMK m. 190 birlikte anılmış; haksız fiil gibi özel ispat hükümlerinin bulunduğu alanlarda ilgili maddi hukuk normunun ayrıca dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir. Yargıtay’ın yerleşik yaklaşımında da önce uygulanacak maddi hukuk normunun koşul vakıaları belirlenmekte, ardından bu vakıadan lehine sonuç çıkaran tarafın ispat yükünü taşıdığı kabul edilmektedir.[25]

Bu yöntem, ispat yükünün soyut “davacı-davalı” ayrımından çıkarılıp norm merkezli biçimde kurulmasını sağlar. Özellikle karşı dava, menfi tespit, itiraz ve defi savunmalarında taraf sıfatının tek başına yol gösterici olmadığı açıktır.

6. Kanaatimiz: İspat Yükü Son Çare Risk Kuralıdır

Kanaatimizce ispat yükünün işlevi en iyi “son çare risk kuralı” ifadesiyle açıklanabilir. Hâkim önce hukuka uygun bütün delilleri toplar ve değerlendirir. Vakıa sabit olmuşsa ispat yükü tartışması hükmün taşıyıcı gerekçesi yapılmamalıdır. Ancak ciddi belirsizlik devam ediyorsa m. 6 ve özel ispat kuralları devreye girer; bu belirsizliğin sonucunu hangi tarafın taşıyacağı belirlenir. Bu yaklaşım, ispat yükünün delil değerlendirmesinin yerine geçirilmesini önler.

VIII. TMK m. 7 - RESMÎ SİCİL VE SENETLERLE İSPAT

MADDE METNİ

Resmî sicil ve senetler, belgeledikleri olguların doğruluğuna kanıt oluşturur.

Bunların içeriğinin doğru olmadığının ispatı, kanunlarda başka bir hüküm bulunmadıkça, her hangi bir şekle bağlı değildir.

ŞERH

1. Resmî Belgenin İspat İşlevi

TMK m. 7, resmî sicil ve senetlere yüksek bir ispat değeri tanır. Bu değer, kamu görevlisinin kanuni yetkisi içinde düzenlediği belgenin hukuk güvenliği ve işlem güveni bakımından taşıdığı kurumsal güvenceden kaynaklanır. Bununla birlikte resmî belgenin ispat gücü sınırsız değildir; madde özellikle “belgeledikleri olgular” ifadesini kullanır. Dolayısıyla resmî makamın görev alanı ve doğrudan gözlemleyip belgeleyebildiği hususlarla, tarafların beyanlarının maddi gerçeğe uygunluğu birbirinden ayrılmalıdır.[26]

Örneğin noter, huzurunda belirli kişinin belirli tarihte belirli beyanda bulunduğunu güvenilir biçimde belgeleyebilir. Bu, beyanın altında yatan ekonomik sebebin veya tarafın iç iradesinin mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez. Tapu sicili de aynî hakların aleniyeti ve güveni bakımından çok güçlü sonuçlar doğurur; ancak yolsuz tescil, muvazaa, irade bozukluğu veya sahtecilik iddiaları ayrı hukuk kuralları içinde incelenebilir.

2. TMK m. 7 ile HMK m. 204 Arasındaki İlişki

HMK m. 204, ilâmlar ile düzenleme şeklindeki noter senetlerinin sahteliği ispat olunmadıkça kesin delil sayılacağını; ilgililerin beyanına dayanılarak noterlerin tasdik ettiği senetler ve diğer yetkili makamların görevleri içinde usulüne uygun düzenledikleri belgelerin ise aksi ispatlanıncaya kadar kesin delil sayılacağını düzenler. TMK m. 7 ile HMK m. 204 birlikte okunduğunda, bir yandan resmî belgenin maddi hukuk bakımından güven işlevi, diğer yandan usul hukukundaki delil kuvveti ortaya çıkar.[27]

Bu iki düzenleme özdeş değildir. TMK m. 7 genel başlangıç hükmü olarak resmî sicil ve senetlerin belgeledikleri olgulara ilişkin kanıt değerini ve aksini ispatın kural olarak şekle bağlı olmadığını söyler. HMK m. 204 ise resmî belgelerin yargılamadaki kesin delil niteliğini belge türlerine göre daha ayrıntılı düzenler.

3. Aksini İspat ve Şekil Serbestisi

Maddenin ikinci fıkrası, resmî sicil veya senedin içeriğinin doğru olmadığının ispatını, özel kanuni hüküm bulunmadıkça belirli bir şekle bağlamaz. Bu, resmî belgenin hiçbir değeri olmadığı anlamına gelmez; aksine başlangıçtaki güçlü ispat etkisinin karşısında, maddi gerçeğe aykırılık iddiasının sırf aynı seviyede yeni bir resmî belge bulunmadığı için peşinen engellenmemesini sağlar.

Burada “aksini ispat” ile “sahtelik iddiası” ayrılmalıdır. Belge gerçektir fakat içerdiği hukuki görünüş maddi gerçeği yansıtmıyor olabilir; örneğin taraf iradesi hata, hile veya korkutma nedeniyle sakatlanmış olabilir. Başka bir durumda ise belgenin veya imzanın sahte olduğu ileri sürülebilir. Bu iddiaların usulî rejimleri aynı değildir.

4. İrade Bozukluğu ve Tanıkla İspat

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 11.02.2021 tarihli E.2017/1216, K.2021/60 sayılı kararı, resmî tapu işlemine rağmen hata ve hile iddialarının ispatında TMK m. 7 ile HMK’nın senetle ispat kuralının istisnalarını birlikte değerlendirmiştir. Karar, resmî işlemin varlığının irade bozukluğu iddiasını peşinen imkânsızlaştırmadığını ve kanunun izin verdiği durumlarda tanık dâhil farklı delillerle maddi gerçeğin araştırılabileceğini göstermektedir.[28]

Bu yaklaşım resmî belgenin güven işleviyle maddi gerçeğin korunması arasında denge kurar. Resmî belgeye güven hukuk düzeni için vazgeçilmezdir; fakat bu güven, aldatma veya irade sakatlığını dokunulmaz kılan bir zırha dönüşmemelidir.

5. TMK m. 6 ile İlişkisi

M. 7, m. 6’daki ispat yükünü bütünüyle ortadan kaldırmaz. Resmî sicil veya senede dayanan taraf güçlü bir ispat aracından yararlanır; belgenin aksini ileri süren taraf ise kural olarak bu iddiasını kanıtlamak durumundadır. Ancak hangi tarafın ispat yükünü taşıdığı, hangi vakıanın hukuki sonuç doğurduğu ve özel karinelerin bulunup bulunmadığı ayrıca m. 6 ve HMK m. 190 çerçevesinde belirlenir.

Bu nedenle “resmî belge var, ispat yükü bitti” veya “aksini her türlü delille ispat mümkündür, resmî belgenin üstünlüğü yoktur” biçimindeki iki uç yaklaşım da yanlıştır. M. 7’nin sistemi, başlangıçta yüksek güven ve ispat kuvveti; fakat özel hukukta maddi gerçeğe ulaşmayı tamamen kapatmayan kontrollü bir karşı ispat imkânıdır.

6. Kanaatimiz: Resmîlik Bir “Doğruluk Alanı” Yaratır, Mutlak Hakikat Değil

Kanaatimizce m. 7’nin uygulamasında ilk soru, resmî makamın tam olarak neyi belgelediğidir. Belgenin doğruluk etkisi ancak bu alan içinde kurulmalıdır. Bir noter senedinin düzenlenmiş olması, noter huzurunda yapılan işlemi güçlü biçimde ispatlar; fakat her ekonomik saikin, her yan anlaşmanın veya tarafların iç iradesinin doğru olduğunu garanti etmez. Bu ayrım açık kurulmadığında ya resmî belgenin güven işlevi gereksiz biçimde zayıflar ya da maddi gerçeğe aykırı sonuçların düzeltilebilmesi imkânsız hâle gelir.

IX. TMK m. 1-7’NİN BİRLİKTE OKUNMASI: KARAR VERME ZİNCİRİ

Başlangıç hükümleri birlikte okunduğunda belirgin bir karar verme zinciri ortaya çıkar. İlk aşamada m. 1 sorulur: uygulanabilir yazılı hukuk kuralı var mıdır, nasıl yorumlanmalıdır, boşluk varsa hangi yöntemle doldurulacaktır? İkinci aşamada m. 2 devreye girer: var olan hak ve borçlar hangi objektif dürüstlük standardı içinde kullanılacaktır? Üçüncü aşamada m. 3, hukuk düzeninin belirli görünüşlere güvenen kişiyi koruyup korumayacağını belirler. Dördüncü aşamada kanun değerlendirme alanı bırakmışsa m. 4 hâkimin takdirini hukuka ve hakkaniyete bağlar.

Beşinci aşamada m. 5 özel hukuk sisteminin parçaları arasındaki geçişi sağlar; özel düzenleme ile genel hüküm arasındaki uyumu kurar. Son iki hüküm ise uyuşmazlığın olgusal temelini güvence altına alır: m. 6, belirsizlik riskini taraflar arasında dağıtır; m. 7 resmî sicil ve senetlere özel bir ispat değeri tanır. Bu yapı nedeniyle m. 1-7, yalnız “genel ilkeler” değil, özel hukuk yargılamasının normdan vakıaya doğru ilerleyen metodolojik sırasıdır.[29]

Bu sistem içinde en tehlikeli hatalar, maddelerin işlevlerini birbirine geçirmekten doğar. M. 2’yi açık kanun hükmünü bertaraf eden sınırsız hakkaniyet normu hâline getirmek, m. 3’teki iyiniyeti genel bir hak kazanma sebebi gibi kullanmak, m. 4 takdirini m. 1’deki hukuk yaratmayla karıştırmak veya m. 7’deki resmî belge gücünü m. 6’daki ispat yükü kuralının yerine koymak, başlangıç hükümlerinin dengesini bozar.

Kanaatimizce başlangıç hükümlerinin çağdaş önemi, kanunların ayrıntı düzeyi arttıkça azalmamış, tersine büyümüştür. Dijital sözleşmeler, platform ekonomisi, otomatik karar sistemleri, tapu ve ticaret sicillerinin elektronikleşmesi, kişisel veriler ve yeni ekonomik ilişkiler, kanun koyucunun her olayı önceden ayrıntılı biçimde düzenlemesini imkânsız kılmaktadır. Bu nedenle yorum, güven, dürüstlük, takdir ve ispatın temel ilkelerini taşıyan m. 1-7, değişen özel hukuk ilişkilerinde normatif istikrarın başlıca araçları olmaya devam etmektedir.

X. UYGULAMA İÇİN KISA SİSTEMATİK TABLO

Madde

Temel Soru

Ana İşlev

Sık Karıştırılan Husus

m. 1

Hangi hukuk kuralı uygulanır?

Yorum, örf ve âdet, boşluk doldurma

Takdir yetkisi ile hukuk yaratmanın karıştırılması

m. 2

Hak nasıl kullanılmalıdır?

Objektif dürüstlük ve kötüye kullanma yasağı

Sübjektif iyiniyetle karıştırılması

m. 3

Hukuki eksikliği bilmeyen kişi korunur mu?

İyiniyet karinesi ve özen denetimi

İyiniyetin bağımsız hak kaynağı sayılması

m. 4

Kanunun bıraktığı değerlendirme alanı nasıl doldurulur?

Hukuka ve hakkaniyete bağlı takdir

Serbest hakkaniyet kararı verilmesi

m. 5

Genel hüküm başka özel hukuk ilişkisine taşınabilir mi?

Özel hukuk bütünlüğü ve uyumluluk

Genel hükümlerin otomatik uygulanması

m. 6

Belirsizlik riskini kim taşır?

İspat yükünün dağılımı

İspat yükü ile delil ikame yükünün karıştırılması

m. 7

Resmî belge neyi ve ne ölçüde ispatlar?

Resmî sicil/senedin ispat kuvveti

Resmî belgenin mutlak ve çürütülemez sayılması

XI. SONUÇ

Türk Medenî Kanunu’nun ilk yedi maddesi, özel hukuk düzeninin en kısa fakat en yoğun norm kümelerinden biridir. M. 1, kanun hükmünün yorumundan kanun boşluğuna ve hâkimin hukuk yaratmasına uzanan kaynaklar sistemini; m. 2, hak ve borçların dürüstlük sınırı içinde kullanılmasını; m. 3, hukuk düzeninin belirli durumlarda bilgisizliği ve güveni hangi koşullarda koruyacağını; m. 4, kanunun hâkime bıraktığı değerlendirme alanının hukuka ve hakkaniyete bağlı olarak kullanılmasını düzenler.

M. 5, Medenî Kanun ile Borçlar Kanununun genel nitelikli hükümlerini özel hukuk alanında birleştirici bir sistem normu işlevi görür. M. 6 ve m. 7 ise hukukî değerlendirmeyi olgusal temelle buluşturur: birincisi ispat edilememe riskinin kime ait olduğunu, ikincisi resmî sicil ve senetlerin ispat kuvvetini ve bu görünüşün hangi koşullarda çürütülebileceğini belirler.

Bu şerhte savunulan temel görüş, başlangıç hükümlerinin her birinin ayrı bir “genel ilke” olarak ezberlenmesinin yetersiz olduğudur. Asıl önem, maddelerin ardışık işlevlerinde görülür. Hâkim önce normu bulur ve yorumlar; hakkın kullanımını dürüstlük denetiminden geçirir; varsa iyiniyet korumasını değerlendirir; kendisine bırakılmış alanı hukuka ve hakkaniyete göre somutlaştırır; genel hükümlerin uygunluk ölçüsünü belirler; son olarak vakıaların ispatı ve resmî belgelerin delil gücü üzerinden hükmün olgusal temelini kurar. Böyle bakıldığında TMK m. 1-7, Türk özel hukukunun yalnız başlangıcı değil, karar verme grameridir.

Başlangıç hükümlerinin gücü, soyutluklarında değil; somut uyuşmazlığı hukuk düzeninin bütünüyle bağlayabilmelerindedir. Bu sebeple m. 1-7’nin dikkatli, gerekçeli ve sınırları gözetilmiş uygulanması, hem maddi adalet hem hukuk güvenliği bakımından özel hukukun vazgeçilmez şartlarından biridir.

KAYNAKÇA

Mevzuat ve Yasama Belgeleri

4721 sayılı Türk Medenî Kanunu, RG 08.12.2001, S. 24607.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu.

2797 sayılı Yargıtay Kanunu.

TBMM, Türk Medeni Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu, Dönem 21, Yasama Yılı 3, S. Sayısı 723 (1/611).

Kitaplar ve Monografiler

AKYOL, Şener: Dürüstlük Kuralı ve Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı, 2. Bası, Vedat Kitapçılık, İstanbul 2006.

ALTAŞ, Hüseyin / DÖNGÜL, İrem Tuğçe: Medeni Hukuk Başlangıç Hükümleri (TMK m. 1-7), 2. Bası, Yetkin Yayınları, Ankara 2020.

ANTALYA, O. Gökhan / TOPUZ, Murat: Marmara Hukuk Yorumu - Medeni Hukuk Cilt I: Giriş, Temel Kavramlar, Başlangıç Hükümleri, 5. Bası, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2024.

DURAL, Mustafa / SARI, Suat: Türk Özel Hukuku Cilt I: Temel Kavramlar ve Medeni Kanunun Başlangıç Hükümleri, 19. Bası, Filiz Kitabevi, İstanbul 2024.

EDİS, Seyfullah: Medenî Hukuka Giriş ve Başlangıç Hükümleri, 6. Bası, Ankara 1997.

OĞUZMAN, M. Kemal / BARLAS, Nami: Medenî Hukuk: Giriş, Kaynaklar, Temel Kavramlar, 30. Bası, On İki Levha Yayıncılık, İstanbul 2024.

Makaleler

ATAMULU, İsmail: “Genel İşlem Şartlarında Şahsî (Bireysel) Anlaşmanın Mevcudiyetini İspat Yükü”, Erciyes Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 13, S. 1, 2018, s. 101-147.

DALCI ÖZDOĞAN, Nurcihan: “İfa Engelleri Hukukunda Amacın Gerçekleşmesi ve Amacın Ortadan Kalkması”, İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 9, S. 2, 2018, s. 285-312, DOI: 10.21492/inuhfd.450154.

DEMİREL MİT, Ceren: “Dürüst Davranma ve Doğruyu Söyleme Yükümlülüğü ile Bu Yükümlülüklere Aykırılığın Yaptırımı”, Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 11, S. 2, 2025, s. 337-380.

KAŞAK, Esra: “Anonim Şirketlerin Haklı Sebeple Feshinde Şahsi Sebeplerin Değerlendirmeye Alınıp Alınamayacağı Hususunun Hâkimin Takdir Yetkisi Bakımından Değerlendirilmesi”, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 23, S. 3, 2019, s. 161-193, DOI: 10.34246/ahbvuhfd.609128.

Başlıca Yargı Kararları

YİBBGK, 30.09.1988, E. 1987/2, K. 1988/2.

Yargıtay HGK, 13.12.2017, E. 2017/789, K. 2017/1712.

Yargıtay HGK, 14.02.2018, E. 2017/1576, K. 2018/207.

Yargıtay HGK, 14.02.2019, E. 2017/1286, K. 2019/142.

Yargıtay HGK, 13.04.2021, E. 2017/1038, K. 2021/458.

Yargıtay HGK, 11.02.2021, E. 2017/1216, K. 2021/60.

Yargıtay HGK, 22.05.2024, E. 2023/388, K. 2024/270.

Yargıtay HGK, 05.02.2025, E. 2024/182, K. 2025/8.

Yargıtay HGK, 21.05.2025, E. 2024/225, K. 2025/333.

Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu, 16.05.2025, E. 2024/1, K. 2025/2.

YAYIN NOTU

Bu çalışma 30 Ağustos 2026 tarihi itibarıyla erişilebilen mevzuat, yasama belgeleri, yayımlanmış yargı kararları ve seçilmiş bilimsel literatür esas alınarak hazırlanmıştır. Şerh, TMK m. 1-7’nin genel ve sistematik açıklamasıdır; somut uyuşmazlıklarda ilgili özel hüküm, güncel içtihat ve usulî durum ayrıca değerlendirilmelidir.

  1.  4721 sayılı Türk Medenî Kanunu, RG 08.12.2001, S. 24607; başlangıç hükümlerinin sistematik önemi için bkz. Oğuzman/Barlas, Medenî Hukuk, 30. Bası, 2024. ↑

  2.  TBMM, Türk Medeni Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu, Dönem 21, Yasama Yılı 3, S. Sayısı 723, “Başlangıç” bölümü. ↑

  3.  Altaş/Döngül, Medeni Hukuk Başlangıç Hükümleri (TMK m. 1-7), 2. Bası, 2020; Antalya/Topuz, Medeni Hukuk Cilt I, 5. Bası, 2024. ↑

  4.  Kanunun sözü ve özü, yorum yöntemleri ve yorumun sınırları için bkz. Oğuzman/Barlas, Medenî Hukuk, 30. Bası, 2024; Antalya/Topuz, Medeni Hukuk Cilt I, 5. Bası, 2024. ↑

  5.  Örtülü boşluk ve amaca uygun sınırlama tartışmasına bir uygulama için bkz. Dalcı Özdoğan, “İfa Engelleri Hukukunda Amacın Gerçekleşmesi ve Amacın Ortadan Kalkması”, İnÜHFD, 9(2), 2018, s. 285-312, DOI: 10.21492/inuhfd.450154. ↑

  6.  Yargıtay HGK, 13.04.2021, E. 2017/1038, K. 2021/458. ↑

  7.  2797 sayılı Yargıtay Kanunu m. 45/5; ayrıca YİBBGK, 16.05.2025, E. 2024/1, K. 2025/2. ↑

  8.  Akyol, Dürüstlük Kuralı ve Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı, 2. Bası, 2006; Oğuzman/Barlas, Medenî Hukuk, 30. Bası, 2024. ↑

  9.  Demirel Mit, “Dürüst Davranma ve Doğruyu Söyleme Yükümlülüğü ile Bu Yükümlülüklere Aykırılığın Yaptırımı”, Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 11(2), 2025, s. 337-380; ayrıca HMK m. 29. ↑

  10.  Hakkın kötüye kullanılmasının görünüm biçimleri için bkz. Akyol, Dürüstlük Kuralı ve Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı, 2. Bası, 2006; Oğuzman/Barlas, Medenî Hukuk, 30. Bası, 2024. ↑

  11.  YİBBGK, 30.09.1988, E. 1987/2, K. 1988/2. ↑

  12.  Yargıtay HGK, 13.12.2017, E. 2017/789, K. 2017/1712; benzer yönde aynı tarihli E. 2017/790, K. 2017/1713. ↑

  13. Yargıtay HGK, 21.05.2025, E. 2024/225, K. 2025/333. ↑

  14.  Objektif dürüstlük (TMK m. 2) ile sübjektif iyiniyet (TMK m. 3) ayrımı için bkz. TBMM, S. Sayısı 723, “Başlangıç” bölümü. ↑

  15.  Yargıtay HGK, 22.05.2024, E. 2023/388, K. 2024/270. ↑

  16.  YİBBGK, 16.05.2025, E. 2024/1, K. 2025/2. ↑

  17.  Yargıtay HGK, 05.02.2025, E. 2024/182, K. 2025/8. ↑

  18.  TMK m. 4 ve hâkimin takdir yetkisi için bkz. Dural/Sarı, Türk Özel Hukuku Cilt I, 19. Bası, 2024; Antalya/Topuz, Medeni Hukuk Cilt I, 5. Bası, 2024. ↑

  19.  Yargıtay HGK, 14.02.2018, E. 2017/1576, K. 2018/207. ↑

  20.  Kaşak, “Anonim Şirketlerin Haklı Sebeple Feshinde ... Hâkimin Takdir Yetkisi...”, AHBVÜHFD, 23(3), 2019, s. 161-193, DOI: 10.34246/ahbvuhfd.609128. ↑

  21.  TBMM, S. Sayısı 723, “Başlangıç” bölümü; m. 5’in “tüm özel hukuk ilişkilerine” uygulanacak biçimde genişletilmesine ilişkin gerekçe. ↑

  22.  Yargıtay 2. HD, 19.01.2009, E. 2007/15699, K. 2009/421. ↑

  23.  TMK m. 6 ve HMK m. 190; ayrıca Atamulu, “Genel İşlem Şartlarında Şahsî (Bireysel) Anlaşmanın Mevcudiyetini İspat Yükü”, Erciyes ÜHFD, 13(1), 2018, s. 101-147. ↑

  24.  Yargıtay HGK, 14.02.2019, E. 2017/1286, K. 2019/142. ↑

  25.  Yargıtay HGK, 08.06.2021, E. 2017/1106, K. 2021/726. ↑

  26.  Resmî sicil ve senetlerin ispat işlevi için bkz. TMK m. 7; HMK m. 204; Altaş/Döngül, Medeni Hukuk Başlangıç Hükümleri, 2. Bası, 2020. ↑

  27.  HMK m. 204/1-2. ↑

  28.  Yargıtay HGK, 11.02.2021, E. 2017/1216, K. 2021/60. ↑

  29.  Başlangıç hükümlerinin sistematik bütünlüğü için bkz. Oğuzman/Barlas, Medenî Hukuk, 30. Bası, 2024; Dural/Sarı, Türk Özel Hukuku Cilt I, 19. Bası, 2024; Antalya/Topuz, Medeni Hukuk Cilt I, 5. Bası, 2024. ↑